Ermenistandan ikinci mektup
Yeğpayrs Doğan Akhanlı
Sevgili Doğan,
Merhabalar, tutuklanışınla ilgili çok büyük bir üzüntü yaşıyorum. Umudum, bu anlaşılmaz durumun en kısa zamanda son bulmasıyla, özgürlüğüne kavuşman, seni seven ve sayanlarına
ulaşmandır. Bulunduğum yerden senin için yapabileceklerimin çok sınırlı olduğunu anladığına emin olduğundan, sana şu an bulunduğun yerde, moralini yükseltmeye fazlasıyla yardımcı olabileceğini düşündüğüm bir yazı yolluyor, hemşehrin MEHDİ'nin Beşiktaş'ı sevdiği AŞK kadar güçlü bir duyguya sarılarak, hayatı sevmeye devam etmeni diliyor, hasretle kucaklıyor, öpüyorum.
Sevgilerimle, Sarkis
BEŞİKTAŞLI MEHDİNİN ÖYKÜSÜ
İstanbul viyadüklerin çevrelediği bir örümcek ağıdır. Ağlarına yalnız bahtsızlar takılır. Parası
olmayanların kaderleri değişmese de yerlerinin değiştiği bir başlangıç, ya da sondur burası. Hele öğlen kalkan ya da öğlen ulaşan otobüslerin yolcusuysanız bu hayata sarılma direncinizin ilk test yeri yine bu otogardır.
Öğlen ezanı okunuyordu. Nisan'dı ama hala kaşkollara sarılmış insanlar, ciğerlerinden çıkan havayı kaşkolun içine üfleyerek ısınmaya çalışıyorlardı. Artvin'e gidecek otobüs
yolcuları sigaralarından son bir fırt çekip, otobüsün basamaklarını çıkıyorlardı. Muavin bagaj kapaklarını kapattı, peron görevlisi içerideki yolcuları sayıp, kafasını arka kapıdan uzatıp bağırdı. -22 numara, 22 numara.... 22 numara yoktu.
Tam o sırada bir ambulans yanaştı yan perona. Ambulanstan, gözaltına kadar sakallı bir adam
indi. Muavine el kol yapıp otobüsü durdurdu. Muavin -Bagaj var mı? Adam -Yok,ama cenazem var dedi. Muavin yıkıldı. Çünkü ağzına kadar dolu bagajı indirip, tekrar
yerleştirmek demekti bu. Peron zili çaldığı halde Artvin otobüsü hala bagajlarını topluyordu.
Tabut orta kısma sürüldü, ambulans sessizce ayrıldı yan perondan. Yolcular cama dayanmış, efkarlı gözlerle izliyordu olan biteni. Terden pembeleşmiş yüzüyle muavin adamı buyur etti içeri, otobüs yola düştü. 22 numara yolcusunu merakla süzdü otobüs. Müsade isteyip yerine oturdu. Yanındaki yolcu merakını kustu hemen, -Allah rahmet eylesin, yakının mıydı? Adam düşündü uzun uzun, 'Mehdi' benim neyim oluyor diye. İçini çekip, -Kardeşimdi, dedi. Otobüs köprü üzerinden geçiyordu. Adam içinden, ' Mehdi, son kez hisset boğazı' diye geçirdi.
Uzun yol başlıyordu. Adam kitabını açıp okumak istiyordu ama yanındaki yolcu
kıpır kıpırdı. Sürekli içleniyor, vah vah çekiyordu. –Kaç yaşındaydı? diye sordu yolcu. Adam, -Tam olarak bilmiyorum, ama ben yaşlarındaydı.
-Yahu kardeşim diyorsun yaşını bilmiyorsun diyerek hayret dolu çıkıştı yolcu. -Kardesim dediysem, öyle değil diye cevap verdi adam.
-Ya nasıl? dedi yolcu.Uzun bir sohbet başlıyordu, Otobüs İstanbul sınırlarından çıkarken.
-Mehdi'yi ilk kez hapishanede gardiyanlarla dövüşürken gördüm. Alt koğuşlarda, 1980 fraksiyonunun koğuşlarında kalıyordu. Orada kavga çıkınca bizim koğuşa postaladılar.
1980 fraksiyonu ile bizim koğuşun görüşleri ters olduğundan kimse yüzüne bakmadı Mehdi'nin. En dipte benim ranzanın sağ altına yatırdılar onu. Birkaç ay kimseyle konuşmadı. Yemek yaptı, topladı, çay dağıttı. Havalandırmada yalnız dolaşırdı. Koğuş eğitimlerimize
katılmazdı, 'annamam öyle seylerden' der kenara çekilirdi. Anladım ki fraksiyoncu filan değil. Bir harita metod defterine gazetelerden resimler kesip yapıştırırdı geceleri. Her koğuş baskınında Jandarma o defteri bulur yırtardı. Bizim zulayı bilmediğinden her seferinde yeni
defter bulur, bir dahaki baskına kadar çalışmasına devam ederdi. Bir sonraki baskın tiyosu geldiğinde haline acıyıp, defterini bizim zulaya attım. Jandarma döşek altını açıp defteri bulamayınca Mehdi hayretler içinde kaldı. Ona aldığımı söylemedim, merak ediyordum çünkü deftere neler yapıştırdığını. Herhalde karı-kız resimleridir, hela için malzeme yapıyordur diye düşünüyordum. Öyle ya Jandarma bulur bulmaz paramparça ediyordu defteri. Işıklar sönünce zuladan çıkardım defteri. Gözlerime inanamamıştım. Koğuşta kimsenin okumayıp bir kenara attığı, ziyaretlerde don, sigara sarılıp getirilen, iaşe sandıklarının üzerinde gelen ne kadar spor sayfası varsa ayıklanmış, içlerinden ne kadar Beşiktaş ile ilgili haber varsa kesilip bu deftere yapıştırılmıştı. Resimlerin kimilerinin üzerinde domates çekirdeği vardı, kimileri sonradan ütü vurulup düzleştirilmiş
buruşukluktaydı. Ama her birinin altında tarihi düşülmüş, önemli yerlerinin altı çizilmişti. İlginç gelmişti bana Mehdi. Bir sabah yoklamasında yanında durdum. Pantolonuma soktuğum defteri arkadan sıkıştırdım
eline. Şaşırdı. Çocuk gibi sevindi. Teşekkür etmek istedi, konuşmadım onunla. Ajan damgası yiyebilirdim koğuşta. Havalandırmada yolumu kesti.'Sağol' dedi. Sigara tuttum ona. Çömeldik. 'Kimsin, necisin, ne arıyorsun siyasilerin mapushanesinde' dedim. 'Vallahi ben de
bilmiyorum, neci olduğumu ben de bilmiyorum' dedi Mehdi. 'Peki anlat o zaman' dedim. Kimseye demek yok ama, söz mü?' dedi. 'Söz' dedim. Eylül 80 yılıydı. Malum, stad bir tane. Ülke bir savaş yasıyor ama bizim derdimiz kapalıyı kaptırmama savaşı. Akşamdan yığıldık,
sabahlıyoruz kapalının kapısında. Kimimizin koynunda şarap, kiminde emanet, kiminde yarım somun ekmek. Baskın yemeyelim diye üçer üçer erketeye çıkıyoruz Maçka tarafına, Dolmabahçeye, Spor Sergiye. Ben gece üç
gibi Maçka'dayım. Motorcular geliyordu aşağıdan. Son seferinde karşıdan grup indirmiş, numayiş yapacaklarmış, dikkat et dediler.
Bıçkın delikanlıyız o zamanlar,semtimizde nümayişe tahammülümüz yok elbet. Bir o sokağa dalıyorum, bir bu sokağa derken bir baktım, o grup duvara tezahürat yazıyor. Allah dedim, çektim emaneti üzerlerine yürüdüm. On kişiydiler, dayak yerim ama hiç olmazsa bir ikisini
iyileştiririm dedim, ama beni görünce öcü görmüş gibi kaçmaya başladılar, ben de arkalarından. Meğer benim hemen arkamda Polis varmış, ben onları kovalıyorum, koşuyorum, polis hepimizin arkasından koşuyor. Girdik bir çıkmaz sokağa, çocuklar durdular, elleri havada, ben hala bana teslim oldular diye havalardayım, Polis arkadan ışık
tutunca uyandım, elimde emanet, kolum havada, megafondan 'at elindeki silahı' diye bağırıyor, ben kala kaldım. İçimden sıçtık şimdi dedim ama yırtarız. Çocuklar bilmem ne örgütünden, ben orada saf saf bir adam, polis minibüsünde Gayrettepe'ye vardık. Nezarete oturduk, 'geçmiş olsun'laştık. Çocuklar duvara yazı yazacaklarmış meğer, ben onları ne zannettim, güldüm kendi kendime, bir an önce salsalar da maça yetişsem diyorum hala. Nezarette çocuklardan ayrılıp duvara yaslandım, sabah oluyordu, sigara tuttu arkamdan biri. Uzandım aldım, hırsızmış, basılmış evde salak. Durumu anlattım güldü bana. Rakip takımı tutuyormuş, iyi beklememişsin maçı nasılsa koyacaz size dedi. Ağırıma gitti zırtapoz hırsızın lafı, koydum kafayı burnunun üstüne, dağıldı ağzı burnu. Apar topar çıkardılar dışarı. Tehditler savurdu bana. Hadi lan ikile, kodumun hırsızı dedim arkasından.
Sabah dokuz gibi sorguya aldılar teker-teker. Sıra bana geldi. Klasik sorgu odası işte. İçim rahat, ifadeyi verip gideceğim maça. Aaa, bir baktım bizim hırsızı da aldılar odaya, oturdu karşımda. Burnu tamponlu, sargı içinde. N'oldu lan yetmedi mi dedim. Koltuğunun altındaki silahı görünce yıkıldım. Sivilmiş meğer, nezaretten laf almaya karışmış, nasıl yedim bu numarayı diye kendi kendime kızdım. Diğer çocukları salmışlar mahkemeye kadar, ama bizim kırık burun davasından 'memura karşı koyma ve darptan' kalakaldık.
Maç gitti, ama asil giden benim hayatımdı. Asker ertesi gün darbe yaptı. Memurun raporuna göre hala ben örgüt üyesi zanlısıydım. Darbenin ilk günlerinde kurulan mahkemelere çıkartıldım. Konuşturmadılar bile. Sonrası o koğuş senin, bu koğuş benim. Her koğuş derdimi anlattıkça bana ajan muamelesi yaptılar. Ben de kimseyle konuşmamaya başladım. Dışarıda hala bizim tribünden avukat çocuklar uğraşıyormuş ama yakalandığım grup çok sivriymiş, çok vukuatı varmış, yırtamaz demişler. Bende bir umuttur bekliyorum iki yıldır, ama şu gardiyanlara gıcık oluyorum, ne olduğumu bildiklerinden ne zaman maç kaybetse Beşiktaş abuk sabuk hareket yapıyorlar, bende dalıyorum, sonrası
jandarma dayağı, bıktım, ağzımda
diş kalmadı.
Otobüs otobanı bitirmiş, yola döner dönmez, mola vermişti. Yolcuya kalsa hikayenin devamını dinlemek için altına işemeye razıydı. İkide bir 'vah, vah' diyor, yorum yapmak istiyordu. Adam aşağı indi, bir sigara yaktı. Hava soğumaya başlamıştı. Bagaj sıcak mıdır diye düşündü. Ölüler üşümezdi oysa. Çaylarla birlikte üst üste, hızlı,hızlı sigaralar içildi. Anons yapıldı,otobüs mola yerinden ayrıldı. Meraklı kulaklar dikildi, VCD'de oynayan filmi kimse seyretmez olmuştu.
Adam devam etti. Mehdi'nin bir arkadaşı olmuştum artık. Okumamıştı, ama hayat onu yetiştirmişti. 'Bize katıl' dedim ona. Anlamam o işlerden, sevmem o işleri dedi. 'Olsun vakit başka türlü geçmez, gel otur akşamları sen de tartış bizimle' dedim. Koğuş sorumlumuza durumu anlattım. 'Ajan olabilir' dedi. Ben kefil oldum Mehdi'ye. Oturdu o akşam bizimle. Kısmetsiz Mehdi'nin ilk gecesi de şanssız başlamıştı aramızda. Okuma yapılacaktı. Zuladan kitaplar çıktı. Herkes harıl harıl okumaya başladı. Yan gözle Mehdi'yi seyrediyordum, okumak ne kelime, kitaba bakmıyordu bile, sonra harita metodunu soktu kitabının arasına, yine kendi dünyasına daldı.
Ama onu bekleyen bir sürpriz vardı ki, okunan kitabın bölümü hakkında tartışma yapılacaktı gece yarısı. Okuma bitti. Bölüm bölüm herkes koğuş sorumlusunun sorduğu sorulara yanıt veriyordu. Sıra Mehdi'ye geldi. Ben gözlerimi kapadım, çıkacak cümbüşü ve Mehdi'nin sorumluluğunun bende olduğunu düşünerek başıma gelecekleri düşünüyordum. Koğuş sorumlusu sordu 'Mehdi, teoride yenilmek kişi benliğinde ideolojiyi zedeler mi?' Ben yer yarılsa da içine girsem diye düşünürken Mehdi gırtlağını temizledi, konuşmaya başladı, kulaklarımı tıkadım.
'Bir harekete taraf olmak, eğer ona aşk ile bağlanmamışsan sana kaçacak çok fırsat bırakır. İnsanın kendi dünyası bencillik üzerine kuruludur. Benlik, bencillikten türemiştir. Teori diye tanımlanan hareket, insanın bencilliğini beslemezse kaybolur gider. İşte insanoğlu harekete saygıyı yitirmemek için aşkı doğurmuştur, beyninde aşk olmazsa benlik ya da bencillik, teoriyi zorunluluk haline getirir. Teoride yenik düşmek, eğer teorinin insana salgıladığı aşk yoksa yenilmektir. Ben sevdalarıma hiç yenilmedim'.
Sessizlik oldu. Kulaklarımı diktim sessizliğe. Felsefenin temel ilkeleri, bir adamın sözleri karşısında yenik düşmüştü. Işıklar söndü, herkes o gece öğretilen teoriyle aşkını koydu teraziye. Birkaç gece geçti. Koğuş sorumlusu Mehdi'yi istedi yanına. Ajan olup olmadığını dışarıdan sorgulamıştı. Hiçbir kayıt yoktu. Direk sorgu yapacaktı. Havalandırma sırasında benle Mehdi'yi karşısına oturttu, hikayesini ona da anlattı Mehdi.
'Peki, sen bunca felsefe kitabıyla boğuşup vardığımız yargıları, bir aşka bağlayıp nasıl sonladın Mehdi?' dedi koğuş sorumlusu. 'Siz hiç Beşiktaşlı oldunuz mu?' diye cevap verdi Mehdi ve devam etti. 'Yaşadığımız bu hayatı nasıl yaşayacağımızı biz kitaplardan öğrenmedik veya şu doğrudur diye kimse bize destur vermedi. Hayatı eğrisiyle doğrusuyla yaşadık dibine kadar. Ve bizim yasayışlarımızın bize gösterdiği doğrular oldu, yeri geldi bizim yanlışlarımızı doğru uygulaması için abi olduk. Bir felsefemiz oldu yalnız yaşanmışlıklardan. Şimdi siz başkalarının hayat deneyimlerinden türettiği felsefe ile değil kendinizinkini, bir ülkenin kaderini çizme yarışına giriyorsunuz. Peki kendinizi, yeteneklerinizi ve harekete olan aşkınızı ne kadar biliyorsunuz. Veya bu coğrafyada yaşayanlar sizin için ne ifade ediyor?' diye konuştu Mehdi.
Ben yanılmıştım. Üniversiteler okumuştum, kitaplar yutmuştum, makalelerim çıkmıştı dergilerde ama Mehdi'nin Beşiktaşlılık üzerine yaptığı küçük bir yorum bile felsefemizin ne kadar kitaba ve teoriye bağlı olduğunu bana göstermişti. İleriki günlerde Mehdi o bize biraz sığ ve argo jargonu ile Beşiktaşlılığı anlattı. O zamana kadar sporu, hele hele futbolu küçük burjuva eğlencesi olarak, toplumun afyonu sayan bizler, Beşiktaşlılık felsefesi içinde fanatik bir taraftar olup çıkmıştık. Şimdi anlayabiliyorduk Mehdi'yi, bu kadar bir futbol takımını sevip, maçlardan, seyirden, gazetelerden, radyodan bu kadar uzak kaldığı halde Beşiktaş'ı bu kadar sevebilmesini. Çünkü sahada oynanan oyun değil, taraf olmanın hazzı yakıyordu ve bağlıyordu beynini. 82 yılında duruşmalarımız hızlanmıştı. Kararı çıkan kendi memleketine
yakın cezaevine naklini istiyor, orada daha rahat edeceğini düşünüyordu. Mehdi'ye yapışan örgüt davası çok dallanmış, hakkında ağır kararlar çıkar hale gelmişti. Çok idam vardı ve Mehdi hala suçsuzluğunu kanıtlayamıyordu. Bu arada çok uzun yıllardır şampiyon olamayan Beşiktaş şampiyonluğa koşuyordu.
Akşam saat yedide herkes haberlere kulak kesmişken Mehdi bir an önce spor haberlerinin
gelmesini bekliyordu. Yaza doğru karar çıktı, devlet düzenini değiştirmek amaçlı suç örgütüne üye olmaktan idamı istenmişti Mehdi'nin. Hakim daha önce işlenmiş suçu olmadığından hafifletici sebeplerle cezasını müebbete çevirmişti. Bu tam bir yıkımdı. Mehdi'yi sakinleştirmek için yanına gittim. Zaten sakindi ama hüzünlüydü. 'Şimdi olacak şey mi bu müebbet. Yani ben bir daha hiç Beşiktaş maçı seyredemeyecek miyim şimdi?' dedi Mehdi ve devam etti. 'Birde benim sevdiğim vardı biliyor musun? O benim sevdiğimin farkında bile değildi ama ben onu çok severdim, bir veda bile edemedim.' Mehdi sevdiği kızı
uzun uzun anlattı bana. Yüzünü anlattı, ellerini anlattı, gülüşünü anlattı, evinin yönünü anlattı, bakışlarını anlattı. Beynimde zehirli bir düşünce, o anlatırken, kızın resmini çizmişti gözümün önüne. Söyleyemedim ama bende aşık olmuştum o kıza, Mehdi'nin kızına. Karara çıktıktan sonra temyiz istedi ama nafile. Artık buralarda kalmasının anlamı yoktu. Nakil istedi. Hem de kimselerin tahmin edemediği bir yere, Eskişehir'e, ki en kötü şartlardaki cezaeviydi o dönemin. Ama Beşiktaş orada oynayacaktı, şampiyon olacağı maçı. İdare seve seve kabul etti, bir ilk yaz günü elinde bavul, ardında bizleri bırakıp çekip gitti. Giderken sanki mahpusluğa değil, İstanbul'dan Es-es deplasmanına giden çocuklar gibi bir tebessüm vardı yüzünde.
Otobüs geceyarısı Samsun otogarına girdi. Uykudan ağırlaşmış gözlerde bir hüzün vardı. Bütün otobüs bu hikayeyi dinler olmuştu artık. Yemekler yenildi otogarın lokantasında, adam hürmet görüyordu ve şoförlerin masasındaydı artık. Bir an önce otobüse dönüp Mehdi'yi
dinlemek istiyorlardı.Oysa Mehdi bagajda kendi hikayesinden habersiz, öylesine cansız toprağa doğru seyrine devam ediyordu. 'Sonra ne oldu, görüşebildiniz mi?'diye sordu şoför. Adam kaldığı yerden devam etti. Bizim koğuş az bir ceza ile yırttı bu işten. Üçer beşer yıl yatıp çıkacaktık. Bu sevince bir de Beşiktaş'ın Eskişehir'i 3-0 yenip şampiyon oluşu da eklenince, o gece hem Mehdi'yi anmak, hem de şampiyonluğu kutlamak için eğlence tertip ettik. Bir hafta sonra ben de ayrıldım oradan.
Bursa hapisanesine sevk oldum, iyi bir yerdi. Ama Eskişehir'den inanılmaz haberler geliyordu. Kıyım vardı, çok zor haber alabiliyorduk. Mehdi gelen sevklerle iyi haberlerini
gönderiyordu, bir de boncukçuluğa merak sarmış, çakmak kılıfıydı, anahtarlıktı, siyah-beyaz hediyeler gönderiyordu bana. Ara sıra mektup da yazıyordu, ama yarısı yırtık, karalanmış ve silinmiş şekilde. Silinmeyen yerlerinde o kızdan bahsediyordu yine.
Küçük bir isyan var diye duyduk Eskişehir'de. İçim içimden gitti Mehdi dedim. Bir şey olmamış ama sürmüşler doğuda bir yere, haber gelmedi sonraları. Ben tahliye oldum. Mehdi'yi aramaya koyuldum ama nafile. Eskişehir'deki isyanı o başlatmış. O yüzden gittiği yeri söylemiyorlardı. Avukatlar tuttum, işi kovaladım ama devir bizim devrimiz değildi. Çaresiz İstanbul'a döndüm. İçim içimi yiyordu. Mehdi'yi bulamıyordum. Arkadaşlarını buldum, Beşiktaş'ta. Onlar da kovalıyorlardı işi ama nafile.
Birden karşıma o çıktı. O kız. Mehdi'nin sevdiği kız, Mehdi'yi sordu. Büyülenmiştim. Konuşamadım bir süre. Bir muhallebicide oturduk, uzun uzun anlattım ona olup bitenleri. Ama içimin yağları eriyordu ona baktıkça. Sık görüşmeye başladık, bir sure sonra Mehdi'den çok birbirimiz hakkında konuşmaya başlamıştık. Adam bunları anlatırken bir homurtu oldu otobüste,'yapılır mı bu?' diyordu bir kısmı, diğer yandan 'niye olmasın ki' diyordu arka taraftakiler.
Otobüs Karadeniz'e paralel virajlari ala ala, sabaha karşı Vakfıkebir'e ulaşmışlardı. Adam konuşmaya devam etti, 'Onunla evlendim. Beşiktaş'ta ev tuttuk. Mehdi'den haber yoktu. İşsizdim. Zor geçiniyorduk. Özal zamanına çabuk uymuştu koğuş arkadaşlarım. Reklamcı oldular, gazetelerde yazar oldular, hepsi yolunu buldu.
Mehdi geliyordu aklıma ve söyledikleri. Hani o benlik bencilliğe dönmesi, aşkı, sevdası. Nerede kalmıştı o yüce teoriler. Hepsini bir çırpıda silmişti mahpus dostlarım. Çocuğumuz da oldu bu sıkışıklıkta, adını koymakta tereddüt etmedik, 'Mehdi'. Onun alışkanlıkları bana geçmişti sanki. Tribün tayfası olmuştum, bir iş buldum sonraları. Kalem katipliği gibi birşey belediyede.
Yıllar geçti, Mehdi'den haber yoktu. Kimileri gördüğüne yemin ediyordu, yeni açıkta. Ama ben görmedim. İzini sürmeyi bıraktım.Yıllar geçti aradan. Bu sene bir maçta yeni açıkta bayrağını siyah-beyaza çeviren partililerin arasında görür gibi oldum sanki. Saçları beyazlamış bir adam peşinden koştum, yetişemedim. O muydu, değil miydi, çok kuşkulandım.
Tekrar aklıma düştü Mehdi. Araştırmaya koyuldum ve buldum onu. Dosyasını çabuk çabuk okudum. Mardin'de, Antep'te, Bingöl'de yatmış. Hastalanmış. Yaralanmış. Önceden suç işlediği maddeler Avrupa Birliği uyum yasalarıyla ortadan kalkmasıyla suçları da ortadan kalkmış, sonra da Rahşan Hanım affından salıverilmiş. Demek doğruymuş, oymus. Sonra muhtarlıkları dolaşıp kaydını aradım. Bulamadım. Ta ki geçen haftaya kadar.
Uyku çökmüştü otobüse. Artving özüküyordu, ama viraj, viraj, viraj. Ulaşılamayan bir kartal yuvasını andırıyordu Artvin. Adam yorgunluktan kısılan sesi ile bitiriyordu hikayesini. Geçen hafta iki polis geldi evime. Polis gelince bir korku aldı beni, mahpusluktan kalma alışkanlıkla. Bir kağıt tutuşturdular elime. İstinye Devlet hastanesinden çağırıyorlardı beni. Ne için diye sordum, tesbit dediler. Ceketimi aldım çıktık. Hastanenin bodrum katına indirdiler beni. Morg odasına bir sürgü açılmış, beyaz bir çarşafın başında bekliyordu morg bekçisi beni. Çarşafı kaldırdı, yatan Mehdi'ydi. Öylesine yaşlanmış, saçları beyaz, mutlu ve ihtiyar cesedi yatıyordu sedyede. 'Başınız sağolsun, giriş kaydına sizin isminizi yazmış yakını olarak, kardeşinizmiş, Allah sabırlar versin' Morg kadar soğumuştu damarlarımdaki kan.
Yıllardır aradığım adam karşımdaydı, sarıldım ona çaresiz. Evrakları hazırladılar, işlemleri
yaptırdım. Ben ve bir tabut gecenin yarısı başbaşa kalmıştık. Doğum yeri gözüme çarptı Mehdi'nin. Artvin. Ertesi gün onu Artvin'e götürüp gömmeye karar verdim. 'Peki, kimi kimsesi kalmamış mı garibin İstanbul'da?' dedi muavin. 'Yok, ölmüş hepsi, eniştesi de devlet
memuru olduğundan başım belaya girmesin diye bulaşmadı cenazeye' diye cevap verdi adam. Artvin otogarına girdi otobüs. Omuzlar üzerine alındı Mehdi. Yukarı mahallede bir camiye götürdüler. Otobüs yolcuları cemaat olmuştu. İmam sordu, 'Merhumu nasıl bilirdiniz?' Hep
bir ağızdan 'iyi bilirdik' sesi yankılandı. Yalçın bir kayalık gibi mezarlıkta, kartal yuvasında buluştu toprakla Mehdi. Ama aşkı hiç ölmemişti.
Ermenistan’dan mektup var: DOĞAN AKHANLI'YA ÖZGÜRLÜK !
Çok üzülerek duyduğum bir haberle ilgili dün kaleme aldığım yazıyı size ulaştırıyor ve dostum Doğan'ın özgürlüğüne kavuşması için gerekli çabalara katkıda bulunacağınıza emin olduğumu bilmenizi istiyorum. SH
DOĞAN AKHANLI'YA ÖZGÜRLÜK !
Her ne kadar Türkçe'de "Kara haber tez ulaşır" dense de, Doğan Akhanlı'nın tutuklandığına dair üzücü haberi Ermenice'de "Cuma Cumartesi'nden erken geldi" halk sözüne birebir uyan bu cuma günü, çok geç aldım. Şimdi artık denizleri olmayan Ermenistan'a, 2005 nisan'ında, 1915 soykırımının 90. Yıldönümü etkinliklerine katılmak amacıyla yapmış olduğu ziyaret günlerinde, "memleketinize elim boş gelemezdim" diyerek Yerevan'a beraberinde getirdiği, dürüst bir aydının el emeği, göz nuruyla yaratılan Denizler üçlemesi (Denizi beklerken, Gelincik Tarlası ve Kıyamet Günü Yargıçları) çalışmalarıyla halkımız tarafından tanınmış yazar, çevirmen, insan hakları savunucusu dostum
Doğan Akhanlı'nın İstanbul'da tutuklanışını, 2008'den beri düşünce özgürlüğü "suçundan" hükümlü onlarca politik tutukludan biri olarak bulunduğum mahpusane hücremden protesto ediyor, gücümün yettiğince "Doğan'a özgürlük !" diye haykırarak, sesimin, nefesimin ona ulaşmasını arzuluyorum. Henüz 28 yaşındayken kendisine reva görülen hapis ve işkenceleri tanımış olan Doğan'ın 53 yaşındayken de, aynı eziyet ve acılara yeniden uğratılmasına, tertemiz bir yürek taşıyan, ender rastlanan aydın bir insana karşı yapılan bu insafsızlık ve haksızlığa karşı çıkan, onun bir an önce özgürlüğüne kavuşması için seferber olmaya kararlı, Alman, Türk, Kürt, Zaza, Laz, Arap, Yahudi ve Ermeni tüm dostların ortak çabalarının tez elden olumlu bir sonuç vereceğine olan inanç ve umudumla, tüm o güzel insanlara, özgürlük özlemiyle tutuşan yüreğimle saygılar sunuyor,
manevi destek ve dayanışma duygularımı iletiyorum,
Sarkis HATSPANIAN
"Vardaşen" mahpusanesi,
>> 27.ağustos.2010 -
>> ERMENİSTAN
basın açıklaması
recherche international e.V. (Uluslar Arası Araştırma Derneği)
Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main
Soykirim Karsitlari Dernegi (SKD); Kontakt: Ali Ertem Tel.: 0049/69/5970813 E-Mail: skd@gmx.net
Basın Açıklaması:
Yazar ve İnsan Hakları Savunucusu Doğan Akhanlı Haksız Yere Tutuklandı
2001 yılından beri Federal Almanya Cumhuriyeti vatandaşı olan, tanınmış yazar Doğan Akhanlı İstanbul’da havalimanında tutuklandı ve Metris askeri cezaevine nakledildi. Akhanlı 1991 yılında terkettiği Türkiye’ye ilk kez dönüyordu. Amacı sağlık problemleri yaşayan babasını ziyaret etmekti.
Savcılık Akhanlı’yı, 1989 yılında İstanbul’daki bir döviz bürosuna yönelik ve bir kişinin de öldüğü bir soyguna iştirak etmiş olmakla suçluyor. Akhanlı bu suçlamayı ve bu soygunla herhangi bir ilgisi olduğunu kararlı bir biçimde reddetmektedir. Avukatları Haydar Erol (İstanbul) ve ilyas Uyar (Köln), savcılığın ortaya koyduğu delillerin her türlü dayanaktan yoksun olduğunu belirtmektedirler.
Gerçekten de Akhanlı’yı 1992 yılında suçlamış olan ilk tanığın ağır işkence altında ifade verdiği doktor raporuyla da saptanmıştır – bu ifade hukuki kriterler içinde kullanılamaz. Bu nedenle polis, olay mahalli tanığı ve kurbanın oğlu olanikinci bir tanığa yalnızca Akhanlı’nın fotoğraflarını göstermiş ve kendisini fotoğraflardaki şahsın faillerden biri olabileceği yönünde bir ifade vermeye yönlendirmiştir. Bu ifade de hukuksal ölçüler içinde yürütülen bir sorgulamada Doğan Akhanlı’nın tutuklanması için yeterli olamaz; tanığa, kişiyi teşhis edebilmesi için en azından çok sayıda kişinin fotoğraflarının gösterilmesi gerekirdi.
Hukuksal bir işlem çerçevesinde, suçlanan kişinin ağır sorgulama ihmalleri nedeniyle derhal serbest bırakılması gerekirdi. Görevdeki sorgu hakimi, Akhanlı’nın tutuklanmasını 10. 08 2010 tarihinde, 20 dakikalık bir sorgunun ardından onaylamıştır. Tutukluluk haline yapılan ilk itiraz 20 Ağustos 2010 tarihinde reddedildi. Doğan Akhanlı’nın tutuklanmasına neden olan ifade, kendisinin 6 yıl 11 ay önce çekilmiş bir fotoğrafına dayandırılan ve 1992 yılında düzenlenmiş olan bir teşhis tutanağıydı. Akhanlı’yı teşhis ettiğini söyleyen kişi, 13.08.2010 tarihinde bu ifadesini geri aldığı halde, savcılık aynı gün Akhanlı’nın İstanbul’dan Tekirdağ’a nakline karar verdi. Bu durum avukatların, Almanya konsolosluğu yetkililerinin ve akrabalarının tutukluyu ziyaret etmelerini güçleştirmekte, hatta imkansız hale getirmektedir. Avukat Haydar Erol’un tutukluluk haline karşı yaptığı ikinci itiraz da 24.08 günü reddedildi.
Akhanlı, hakkındaki suçlamalara ilişkin kısmen bilgi sahibiydi ve bu nedenle Almanya’dan ayrılmadan önce, tutuklanması halinde kendisine destek vermeleri için avukatlarını ve bazı arkadaşlarını bir tedbir olarak bilgilendirmişti. Bu nedenle bizler, yetkili hakimlerin ellerindeki iddia ve olguları, hukuk devletine yakışan bir özenle değerlendirmeleri gereğini önemle vurguluyoruz.
Savcılığın son derecede kuşkulu yöntemlerle yürüttüğü soruşturma sonucunda gerçekleşen keyfi tutukluluk halinin sonlandırılmasını bekliyoruz. Böyle bir soruşturma süreci demokratik bir Türkiye’ye yakışmamaktadır.
Doğan Akhanlı’nın derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.
Köln, 20.08.2010
İrtibat için:
Albrecht Kieser, Rheinisches Journalistenbüro, Merowingerstrasse 5-7, 50677 Köln,
Tel. 0221/317091. Albrecht.Kieser@rjb-koeln.de
Dogan Akhanlı’nın çalışmaları hakkında ayrıntılı bilgi için:
Kanat Kitap; Türkischer Verlag von Akhanli: http://www.kanatkitap.com/index.php.
http://de.wikipedia.org/wiki/Do%C4%9Fan_Akhanl%C4%B1
http://kulturserver.de/-/kulturschaffende/detail/14518
http://www.buehnederkulturen.de/pages/de/inszenierungen/487.htm
insan hakları savunucusu yazar Doğan Akhanlı serbest bırakılsın
İstanbul'dan Türkiye'ye giriş yaparken havalimanında gözaltına alınan insan hakları savunucusu yazar Doğan Akhanlı bir tanıklık gerekçe gösterilerek Anayasal düzeni zorla değiştirmek suçlamasıyla tutuklanıp Tekirdağ cezaevine hapsedilmiştir.
Yazar Doğan Akhanlı 18 yıldır sürgünde yaşamak zorunda kaldı. Yurttaşlıktan atıldı. Alman yurttaşı olmak zorunda kaldı.
Sürgündeki Türkiyeli yazarların en önemli temsilcilerinden. Almanya’daki yabancı düşmanlığı ve ırkçılıkla mücadele eden kuruluşları ile çalışma yürüttü.
Köln’de eski Gestopo Emniyeti, şimdi Dokümantasyon Merkezi ve Müze olan EL-DE Haus adlı kuruluşta Türkçe rehberlik yaptı.
Ve ülkesine geldiğinde hava alanında tutuklanması ve Tekirdağ Cezaevine konulması sanki tarihin bir ironisi… Doğan Akhanlı 12 Eylül faşizmine karşı mücadele ettiği için işkence gördü ve hapsedildi. 12 Eylül rejiminin devamı ülkesinde özgür yurttaş olarak yaşamasına olanak bırakılmadığı için Almanya’ya gitti.
1998 yılında Kayıp Denizler üçlüsünün ilk kitabı Denizi Beklerken, Belge Yayınları tarafından yayınlandı. Belge yayınları, Kayıp Denizler üçlüsünün diğer kitapları olan Gelincik Tarlası ve Kıyamet Günü Yargıçları’nı 1999 yılında yayınladı. Kıyamet Günü Yargıçları, Avusturya’da ‘Die Richter des jüngsten Gerichts’ başlığıyla yayınlandı. Doğan Akhanlı’nın son romanı Madonna’nın Son Hayali, eleştirmen ve yazarlar tarafından 2005 yılının en iyi 10 kitabından biri olarak değerlendirildi.
Akhanlı ayrıca Arnim Wegner’in derlediği 1921 Talat Paşa Davasının tutanaklarını Türkçe’ye çevirdi.
Soykırım Karşıtları Derneğinin tarafından Doğan Akhanlı'nın gözaltına alınmasıyla ilgili açıklama aşağıda
Doğan Akhanlı Serbest bırakılsın!
Gerçek İnatçıdır,...
Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main
Soykirim Karsitlari Dernegi (SKD); Kontakt: Ali Ertem Tel.: 0049/69/5970813 E-Mail: skd@gmx.net
Değerli Dostlar,
Çoğumuzun yakından tanıdığı, tanınmış insan hakları savunucusu yazar Doğan Akhanlı, 18 yıldır ayrı kaldığı anne ve babasını, kardeşlerini, dost ve akrabalarını ziyaret etmek için gittiği Türkiye’de hava alanına iner inmez gözaltına alındı. Gerekli hukuki girişimlerin yapılmış olmasına rağmen henüz mahkemeye çıkarılmadı. Aldığımız bilgilere göre gözaltı gerekçesinin Doğan’ı tutuklamak için yeterli sebep olmadığı doğrultusunda. Ancak sonucun ne olacağı konusunda henüz kesin bir şey söylemekte mümkün değil.
Doğan Akhanlı gibi bir aydını, derli bir insan hakları savunucusunu yalnız bırakmamanın hepimizin görevi olduğu inancındayız. İlk etapta hukuki sürecin eksiksiz işletilmesi için maddi desteğe ihtiyaç bulunmaktadır. Üyelerimizi ve tüm dostlarımızı Doğan Akhanlı ile dayanışmaya davet ediyoruz.
Köln’de bulunan gazeteci yazar Albrecht Kieser Doğan’la maddi dayanışma için bir banka hesabı açmış bulunmaktadır. Bağışlarınızı aşağıda vermiş olduğumuz bu banka hesabına yollamanızı rica ediyoruz. Ayrıca Sayın Kieser’in yapmış olduğu çağrıyı da aynen (Almanca) aşağı aktarıyoruz.
Recherche International
(Stichwort: Dogan Akhanli)
Kontonummer: 238 120 43. BLZ 370 501 98.
Sparkasse Köln,
Dostluk ve dayanışmanız şimdiden teşekkür ediyor, saygı ve selamlarımızı iletiyoruz.
Soykırım Karşıtları Derneği (SKD) adına:
Ali Ertem, İ. Bülent Gül
--------------------------------------------------------------------------------------------------------
Liebe Freunde!
Es bleibt dabei: die Chancen für Dogans Freilassung schon Dienstag oder Mittwoch stehen 50:50. Am Montag hat sich das deutsche Konsulat bei der Istanbuler Staatsanwaltschaft gemeldet und sich über Dogans Situation erkundigt sowie Interesse an einer schnellen Klärung signalisiert. Das erhöht die Chancen vielleicht auf 60:40...
Dogan ist weiter guter Dinge, am Montag waren seine Anwälte länger bei ihm und haben den Schriftsatz mit ihm durchgearbeitet. Ein weiterer Anwalt ist von Selami mit ins Verfahren gebeten worden, er ist erfahrener Strafverteidiger. Übereinstimmung herrscht nach wie vor darüber, dass die Vorwürfe gegen Dogan aus der Welt geschafft werden müssen. Wenn nicht in diesem, dann auf dem nächsten Haftprüfungstermin oder wohlmöglich auch erst bei einem Prozess, den Dogan aber hoffentlich nicht in Haft abwarten muss.
Mittlerweile ist von den Anwälten so viel Arbeit geleistet worden, dass sie dafür auch honoriert werden müssen; erhebliche Ausgaben hat auch Selami tätigen müssen. 1.000 bis 1.500 Euro werden möglichst bald gebraucht - damit wäre die Kosten einschließlich des laufenden Widerspruchsverfahrens gedeckt.
Bitte spendet auf das Konto von Recherche International (Stichwort: Dogan Akhanli) bei der Sparkasse Köln, BLZ 370 501 98. Kontonummer: 238 120 43. Die Spenden sind steuerabzugsfähig, der Verein Recherche International, bei dem Dogan z.Zt. angestellt ist, ist gemeinnützig. Wenn jedeR aus dieser Emailliste 20 bis 30 Euro besteuert, dann haben wir den Betrag schnell zusammen. Wenn Ihr Spendenbescheinigungen haben wollt, müsst Ihr uns bitte Name und Adresse und Höhe Eurer Spende per Mail schicken.
Beste Grüße
Albrecht
18 Ağustos 2010 Çarşamba
16 Ağustos 2010 Pazartesi
Tutuklu Gazeteci-Çevirmen Suzan Zengin'in Duruşmasına Duyarlılık Çağrısıdır!
SUZAN ZENGİN SERBEST BIRAKILSIN !
Kamuoyuna Açık Mektup
Başka Kanıt İstemez ! Muhalif Olmak Kafi !
Bir yıl boyunca keyfi – haksız – hukuksuz bir biçimde tutuklu kaldıktan sonra, 26 Ağustos 2010 tarihinde – nihayet – ilk duruşmaya çıkabildim. ( Beşiktaş 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde)
Böylece tutuklandığımdan bu yana defalarca kamuoyuna açıklamaya çalıştığım gibi, hiç bir somut kanıta dayanmayan “yasa-dışı örgüt üyesi olduğum” iddiasına yanıt verebilme “fırsatı” yakalayabildim !
Savunmamda ilk olarak, açıkça savunduğum muhalif kimliğime ve bu kimliğime uygun olarak, uzun yıllardır yasal zeminde yürüttüğüm çalışmalara değindim, ayrıca gazeteci-çevirmen olduğumu yineledim.
Bana dönük “yasa-dışı örgüt üyeliği” iddiasına “kanıt” yapılmak istenen materyallerin-sözde- “kanıtların” tümünün, yasal bir gazetenin çalışmaları kapsamında olduğunu dile getirdiğim , savunmaya ek olarak bunların somut delillerini de mahkemeye sundum.
* Örneğin; iddiaya kanıt yapılmak istenen telefon dinlemelerinin, gazetenin irtibat telefonu üzerinden yapılan görüşmeler olduğunu, herkese açık bir telefondan gizli bir çalışma yapılamayacağını küçük bir çocuğun bile bilebileceğini vurgulayarak, dinlenen telefon numarasının künye üzerinde yer aldığı gazeteleri savunmaya ek olarak verdim.
* “Kanıt” yapılmak istenen görüşmelerin ağırlıklı olarak sendikalarla yapılan görüşmeler olduğunu, bunun dosyada açıkça görülmesine karşın, iddianame de “belirlenemeyen” ibaresiyle yer aldığını, bu durumun bile tek başına, iddianamenin ne kadar zorlama bir mantıkla hazırlandığının kanıtını oluşturduğuna dikkat çektim.
* Avukatım dosyada açık olduğu halde, iddianamede “belirlenemeyen” sendikacıları tanık olarak dinletti. Böylece görüşmelerin kimlerle yapıldığının yanı sıra içeriğinin ne kadar sıradan ( çeviri, tercüman bulma vb.) nitelikte olduğu da görüldü.
* İddiaya dayanak yapılmak istenen iki haber- röportaj niteliğindeki yazının gazete de zaten yayınlanmış olduğunu ortaya koyarak, bunların yer aldığı gazeteleri sundum.
* Bir sendikanın, açık imzalı eylem programı, basın açıklaması çağrısı gibi sözde “kanıtları” heyete göstererek, bunların neresinde yasa-dışılık olduğunu sordum.
* Başkanı Filipin’li olan, demokratik – anti emperyalist uluslararası örgütlenme İLPS’nin ( Halkların Uluslararası Mücadele Ligi ) sözde üyesi olduğum iddia edilen yasa-dışı örgütün “yan kolu” olduğu iddiasının komikliğine dikkat çektim.
* Yine “kanıt” yapılmak istenen gazetenin açık dağıtım- satış bilgileri, büro kirası, elektrik, telefon faturası gibi çok net görülen hesap çizelgeleri türü materyallere, kitap standı fotoğraflarına dair söyleyecek söz dahi bulamadım.
Dosya da ve iddianamede bana ilişkin “yasa-dışı örgüt üyeliği” iddiasına “kanıt” yapılmaya çalışılan tüm “deliller”- materyaller de zaten bnlardan ibaretti... Ve somut deliller eşliğinde açıklamasını yaptığım bu materyaller, yasal bir gazetede yasal bir çalışma olarak gazetecilik- çevirmenlik (çevirdiğim kitaplar ve Turizm Bakanlığı belgem çevirmenliğimin kanıtı olarak mahkemeye sunuldu ayrıca ) yaptığımı, başka bir izahate gerek duyulmayacak biçimde açıklıyor, yasa-dışı bir çalışmanın söz konusu olmadığı yeterince ispatlanıyordu aslında... Ayrıca emekli olmam, 13 yıldır sabit ikamette bulunmam gibi bir durumda söz konusuydu.
Ancak, bana dönük “yasa dışı örgüt üyeliği” iddiasından başka bir iddia bulunmamasına, bu iddiaya “kanıt” yapılmak istenen tüm materyallerin yasal bir çalışma kapsamında olduğunu kanıtlarıyla koymama, bunun dışında ne bir tanık vb. durumu olmamasına rağmen, eylem yapma iddiasıyla yargılanan başka sanıkların da bulunduğu bir dosya da yargılanıyordum.
Bu durumu ben gözaltına alınıp, tutuklandığım sırada öğrenmiştim. Ancak daha o zaman, ne eylem yapma iddiasıyla yargılanan bu kişilerle ne de sözü edilen eylemle bir bağım olmadığı açığa çıkmıştı.
Muhalif kimliğimi ve de muhalif bir gazetede çalıştığımı bilen polis – çünkü herkesin bildiği üzere, muhalif basın ve çalışanları her daim polisçe izlenir/gözlenir- her gün gazete bürosunda olduğumu bildiği halde, 1 yıl önce, 13 yıldır ikamet ettiğim evime sabaha karşı bir baskın düzenleyerek gözaltına almış, eş zamanlı olarak bu kişilerde evlerinden alınarak emniyete getirilmişti. Gizlilik kararı nedeniyle ancak 8 ay sonra çıkan dosya- iddianamede de bana ilişkin böyla bir (eylem vb.) iddia yoktu, bu kişilerle aramda her hangi bir bağ bulunmuyordu. Hiç bir somut kanıta dayanmayan, zorlama bir iddianame ile “yasa dışı örgüt üyesi” olduğum iddia edilmişti. Bu iddiayı mahkeme de nasıl yanıtladığıma ise daha önce değinmiştim.
Bu arada benim tutuklanmamdan aylar sonra, gazetemizin bir okuru aynı dosya kapsamında işyerinden alınarak tutuklanmıştı. O na dönük tek iddia da yine “yasa dışı örgüt üyeliği” idi. Bu iddiaya dönük ise tek bir sömut kanıt yoktu. Okurumuz arasıra gazeteye telefon etmişti. Tek “kanıt” buydu. Bu da yine 26 Ağustos ‘ta yapılan ilk duruşmada açığa çıkmıştı. Duruşma da açığa çıkan bir başka gerçek daha vardı ki, bu da herhangi bir örgüt adına yapılan bir eylemin söz konusu olmadığıydı.
Gerek eylem yapma iddiasıyla yargılanan sanıkların beyanları (ki bu arada polisin ve savcının kendilerine okutmadan ifade imzalattıklarını da beyan ettiler.) gerekse bu sanıkların avukatlarının, dosya ve iddianamedeki baştan sona çelişik olan duruma da özellkle vurgu yaparak (örneğin dosyanın bir yerinde sözü edilen, daha sonraki bölümlerde ve de iddianame de görünmeyen, delil olarak sunulamayan eylem araçları) yaptıkları savunma, ortada olsa olsa alacak- verecek meselesine dayalı adli bir vakanın olabileceğini gösteriyordu.
Duruşma da (26 Ağustos 2010) bana ne bu kişilerle ne de söz konusu eylemle ilgili tek / hiç bir soru sorulmadı. Aynı şekilde onlara da benimle ilgili tek bir soru yöneltilmedi. Zaten bana tüm duruşma boyunca, kimlik bilgisi almanın, örgüt üyesi iddiasına ne dediğim ( tek ve kısa bir cümle olarak) ve de savunmam bittikten sonra, gazetenin irtibat telefonu olan (dinlenen) telefonun numarasını doğrulatmanın dışında tek ve en küçük bir soru dahi yöneltilmedi. Buna karşın diğer sanıklara kendilerine dönük iddialarla ilgili- tümü benim dışımda olan- bir çok soru soruldu.
Duruşma da, neden böyle bir dosya içinde yer aldığımı, neden 1 yıldır tutuklu olduğumu, neden kendimi savunmak zorunda kaldığımı sordum.
Sorularımın cevabını tabii ki alamadım...
Mahkeme tutukluluk halinin devamına karar vererek, bir sonraki duruşma tarihini 15 Şubat 2011 olarak belirledi. Yani yaklaşık 6 ay sonraya !
Bir yılda ilk duruşmaya ancak çıktıktan sonra, bu bir sonraki duruşma için 6 ay daha tutuklu kalacağım anlamına geliyor. Bunun anlamı her şeyden önce, hiç bir somut kanıta dayanmadan, peşin cezalandırma mantığı ile, 1,5 yıl hapiste tutulmamdır. Tabii bir sonraki duruşmada tahliye olursam... Yoksa bu süre daha da uzayabilir...
Haksız- hukuksuz tutukluluk sürem boyunca ortaya çıkan, ailemin, çocuklarımın mağduriyetinin daha belirsiz bir süre boyunca devam edeceğine, yine bu süre içinde, tedavi edilmediği için ilerleyen, hızlı kemik erimesi, hipertansiyon, ülser gibi sağlık sorunlarımın daha da artacağına ise ayrıntılı olarak değinmiyorum bile. Çünkü bunlar yaşanan gelişmeler karşısında tali kalmaktadır.
Benim keyfi- hukuksuz bir biçimde komplovari bir yöntemle tutuklanmamı, muhalif basına ve çalışanlarına (hatta okurlarına) dönük baskı- gözdağı- engelleme çabalarının bir parçasıdır.
Ezilen emekçi yığınlardan yana taraf olan muhalif basını ve çalışanlarını, emekçilerin gözünden düşürme- onlardan koparma çabasıdır.
Özellikle son dönemde muhalif basın üzerindeki baskıların ne derece arttığı, muhalif yayınlara getirilen kapatma- toplatma cezalarından, çalışanlarının herhangi bir somut gerekçeye dayandırılmadan tutuklanmalarında da görülmektedir.
Bundandır ki, onlarca muhalif basın çalışanı hala tutuklu bulunmaktadır. Baskılar bu yayınların okurlarına kadar uzanmaktadır. Bu da yetmemekte, muhalif basın ve çalışanları, bu yayınların okuru olma ihtimali olan (ki olabilirler de) kişilerin yaptıklarından dahi sorumlu tutulmaya çalışılmaktadır.
Aynı durum, çalışanı olduğum Umut Yayımcılık ve onun bünyesinde çıkan İşçi-Köylü Gazetesi, Partizan Dergisi, Yeni Demokrat Gençlik Dergisi gibi periyodik yayınlar ve çalışanları içinde geçerlidir. Bunun en somut örneği ise benim herhangi bir somut kanıta dayandırılmadan gerçekleştirilen tutuklanma sürecim ve bunun sürüyor olmasıdır.
Oysa hapishaneler, mahkemeler, düzenden yana yayın yapan gazete vb. yayınların okurları ve onların işlediği iddia edilen suçların dosyaları ile doludur. Nasıl ki bu yayınlar ve çalışanları bu durumdan sorumlu tutulamazsa, aynı şey muhalif basın ve çalışanları açısından da geçerlidir.
Son olarak diyeceğim şudur ki; sadece kendilerine “demokrat” olan, “demokrasi havarileri” en küçük bir muhalefete dahi tahammül edememektedir.
Yasal zeminde, herkesin gözü önünde olsa dahi, muhalif bir çalışma içinde olmanız, keyfi- hukuksuz ve komplocu bir yöntemle tutuklanmanız için yeterlidir.
Kısacası, tutuklanmanız için başka kanıt istemez, muhalif olmanız kafidir !
01/09/2010 Suzan Zengin
Tutuklu Gazeteci- Çevirmen
Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi B / 4
Merhaba;
Aşağıda mektubunu okuyacağınız Gazeteci- Çevirmen ve İnsan Hakları aktivisti Suzan ZENGİN yaklaşık 1 yıldır tutuklu bulunmaktadır. 26 AĞUSTOS 2010 Perşembe günü saat 10.00’da Beşiktaş 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanacak duruşmayla, 1 yılın sonunda ilk kez hakim huzuruna çıkmış olacak.
Hiçbir somut delile dayanmayan “örgüt üyeliği” iddiasıyla 1 yıldır hapishanede tutulan Suzan ZENGİN şahsında, sayıları her geçen artan ve bugün 39’a ulaşan tüm tutuklu basın-yayın çalışanları ve gazetecilerin serbest bırakılması talebimizi dile getirmek için, tüm duyarlı kişi ve kurumları 26 Ağustos 2010 saat 10’da Beşiktaş 10. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek duruşmaya katılmaya ve saat: 9.30’da Adliye önünde gerçekleştirilecek basın açıklamasına güç veremeye, Suzan Zenginle dayanışmaya çağırıyoruz.
Ailesi Adına
BEKİR ZENGİN
***
Merhaba;
Ben 10 aydır Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi’nde tutuklu bulunan bir çevirmen-gazeteciyim. Bu süre içinde hiç mahkemeye çıkarılmadım. İlk duruşmam 26 Ağustos 2010 da. Yani tutuklanmamdan tam bir yıl sonra. Bu tarihin adli tatile denk getirildiğini de ayrıca vurgulayayım.
Tutuklanmamdan tam 8 ay sonra hazırlanan iddianame de “yasa-dışı örgüt üyeliği” ile suçlanmaktayım. Ancak ne iddianamede ne de dosyada yöneltilen suçlamaya dönük tek bir “kanıt” bile yoktur. “Kanıt” olarak sunulmaya çalışılan-sunulan materyallerin tümü çalıştığım İşçi-Köylü Gazetesi’nin çalışmaları kapsamındadır.
Bunlar, gazete de yayınlanmış haber, röportaj, gazetenin açıkça belirtilen büro kirası, telefon vb. hesapları ve de gazetenin irtibat telefonu üzerinden yapılan, gazete çalışması kapsamında görüşmelerdir. Bunların tümü de yasal-meşrudur.
Durumuma ilişkin buraya kadar aktardıklarımı, bir süre önce yazdığım bir mektupla , kamuoyuna duyurmaya çalışmıştım. Aynı mektupta, tutuklanmamın bir komplo sonucu gerçekleştiğine de vurgu yapmıştım. Burada ise daha ziyade nasıl bir komplo ile karşı karşıya bırakıldığımı aktarmaya çalışacağım.
Uzunca yıllardır sistem muhalifi devrimci bir kimliğim var. Bu kimliğimi ise hiçbir zaman ve hiçbir yerde gizleme ihtiyacı hissetmedim. Kimliğimi her zaman, her koşulda açık açık savundum. İkametimi bile 13 yıldır değiştirmedim. Bugüne kadar çok sayıda devrimci-demokratik kurumda, yine açık kimliğimle çalıştım. Bunun yanısıra da, halen üyesi olduğum İnsan Hakları Derneği’nin İnsan Hakları mücadelesine de katıldım.
7 yıldır Umut Yayımcılık bünyesinde çalışmaktayım. Son üç yıldır da Umut Yayımcılık tarafından çıkarılan İşçi-Köylü Gazetesi’nin Kartal bürosundayım. Burada hem gazetecilik hem de yayınevlerine çevirmenlik yapmaktayım.
Kimliğim ve kimliğime uygun bu pratiğim polis tarafından da bilinmektedir. Çünkü bu ülkede polisle-mahkemeyle tanışmamış olan sistem muhalifi neredeyse yok gibidir.
Bu açık ve bilinen kimliğime karşın, 28 Ağustos 2009 tarihinde, sabaha karşı, evim silahlı polisler tarafından basıldı. (Oysa hergün gazete bürosunda olduğum polisce çok iyi bilinmektedir. Çünkü muhalif gazeteler, kurumlar ve çalışanları neredeyse 24 saat polis tarafından izlenir-gözlenir. Bunu da herkes bilir!)
Evde yapılan aramadan sonra götürüldüğüm Emniyet Müdürlüğü’nde, buraya gelen avukatım aracılığı ile, benim dışımda 3 genç erkeğin daha, evleri -aynı saatlerde- basılarak, emniyete getirildiklerini öğrendim. 4 gün kaldığım Emniyet’ten İstanbul Adliyesi’ne götürülmek üzere çıkarıldığımızda ancak görebildiğim ve bir eylemle suçlandıklarını öğrendiğim bu kişileri tanımıyordum. Aynı şekilde onlar da beni tanımıyordu.
Zaten ne Emniyet’e, ne savcılıkta ne de çıkarıldığımız mahkeme de bana ne bu kişilerle ilgili ne de bunlara yöneltilen iddialarla ilgili herhangi bir soru da yöneltilmemişti.
Ortada bu yönlü bir kanıt- tanık- ifade vb. durum da yoktu.
Durum böyle olmasına ve gazeteci olduğumu söylememe, bunun tersini kanıtlayacak hiçbir kanıt olmamasına karşın, çıkarıldığımız mahkeme, bu kişilerin yanı sıra, benim hakkımda da tutuklama kararı verdi.
“Gizlilik” kararı konulan dosya- iddianame tam 8 ay sonra ortaya çıktığında da, daha önce değindiğim, gazeteye ait materyallerin dışında, “yasa-dışı” olarak adlandırılabilecek hiçbir delilin olmadığı bir kez daha görüldü.
Ancak hiçbir temele- kanıta dayanmayan iddianame, benim, eylem vb. suçlamaların- ki bu suçlamaların bana dönük olmadığını da koymuştum- bulunduğu bir dosya da “yasa-dışı örgüt üyeliği” iddiası ile yargılanıyor olmamı ortadan kaldırmadı.
İşte komplo olarak adlandırdığım durum budur. Komplo ise sadece beni hedeflememiştir. Benimle birlikte, muhalif olan gazetemizi de hedeflemiştir. Muhalif basına ve çalışanlarına dönük baskı, sindirme, engelleme vb. girişimlerin bir parçası olarak hayata geçirilmiştir.
Bu arada, tutuklandığım andan itibaren, hem avukatımın hem de benim tutuklanmaya ilişkin yaptığımız tüm itirazlara “matbu” denilebilecek (çünkü noktasına virgülüne kadar aynı içeriktedir) “red” cevapları aldık.
Mektubu sonlandırmadan önce, hapishane koşullaının yarattığı ciddi bir soruna da değinmek istiyorum:
Ben 51 yaşındayım ve hipertansiyon, hızlı kemik erimesi, ülser vb. kronik hastalıklarım var. Bunların düzenli olarak yapılması gereken, tahlil-tetkik de dahil tedavisine dönük koşullarda hapishane ortamında ortadan kaldırılmıştır. Ancak hapishanede olup da tedavisi engellenenin bir tek ben olmadığımı da hemen vurgulayayım. Hapishanelerde, kanser vb. ciddi hastalıkları olan ve aslında hapishane koşullarında yaşamaları mümkün olmayan çok sayıda insanın olduğu bilinmektedir.
“Başı- dişi” ağrıyan “paşaları”, tutuklanmalarından kısa bir süre sonra “sağlığı hapishanede kalmaya elverişli değil” diyerek salıverenler, söz konusu sistem muhalifleri olduğunda, körleri- sağırları oynamaktadırlar!
Komplocu bir yöntemle, hukuksuz ve keyfi olarak tutuklanmamı kamuoyunda teşhir etmeyi sürdürürken, önemli bir soruna, hapishanelerdeki sağlık sorununa da dikkat çekmek istedim.
Tutukluluk, dava vd. sürecime ilişkin daha geniş bilgi ise Avukatım GÜL ALTAY’dan alınabilir.
Av. Gül Altay’a ulaşım: 0532 367 15 33 nolu telefon üzerinden sağlanabilir.
SUZAN ZENGİN
Tutuklu Gazeteci (Çevirmen)
Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi B- 4
Kamuoyuna Açık Mektup
Başka Kanıt İstemez ! Muhalif Olmak Kafi !
Bir yıl boyunca keyfi – haksız – hukuksuz bir biçimde tutuklu kaldıktan sonra, 26 Ağustos 2010 tarihinde – nihayet – ilk duruşmaya çıkabildim. ( Beşiktaş 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde)
Böylece tutuklandığımdan bu yana defalarca kamuoyuna açıklamaya çalıştığım gibi, hiç bir somut kanıta dayanmayan “yasa-dışı örgüt üyesi olduğum” iddiasına yanıt verebilme “fırsatı” yakalayabildim !
Savunmamda ilk olarak, açıkça savunduğum muhalif kimliğime ve bu kimliğime uygun olarak, uzun yıllardır yasal zeminde yürüttüğüm çalışmalara değindim, ayrıca gazeteci-çevirmen olduğumu yineledim.
Bana dönük “yasa-dışı örgüt üyeliği” iddiasına “kanıt” yapılmak istenen materyallerin-sözde- “kanıtların” tümünün, yasal bir gazetenin çalışmaları kapsamında olduğunu dile getirdiğim , savunmaya ek olarak bunların somut delillerini de mahkemeye sundum.
* Örneğin; iddiaya kanıt yapılmak istenen telefon dinlemelerinin, gazetenin irtibat telefonu üzerinden yapılan görüşmeler olduğunu, herkese açık bir telefondan gizli bir çalışma yapılamayacağını küçük bir çocuğun bile bilebileceğini vurgulayarak, dinlenen telefon numarasının künye üzerinde yer aldığı gazeteleri savunmaya ek olarak verdim.
* “Kanıt” yapılmak istenen görüşmelerin ağırlıklı olarak sendikalarla yapılan görüşmeler olduğunu, bunun dosyada açıkça görülmesine karşın, iddianame de “belirlenemeyen” ibaresiyle yer aldığını, bu durumun bile tek başına, iddianamenin ne kadar zorlama bir mantıkla hazırlandığının kanıtını oluşturduğuna dikkat çektim.
* Avukatım dosyada açık olduğu halde, iddianamede “belirlenemeyen” sendikacıları tanık olarak dinletti. Böylece görüşmelerin kimlerle yapıldığının yanı sıra içeriğinin ne kadar sıradan ( çeviri, tercüman bulma vb.) nitelikte olduğu da görüldü.
* İddiaya dayanak yapılmak istenen iki haber- röportaj niteliğindeki yazının gazete de zaten yayınlanmış olduğunu ortaya koyarak, bunların yer aldığı gazeteleri sundum.
* Bir sendikanın, açık imzalı eylem programı, basın açıklaması çağrısı gibi sözde “kanıtları” heyete göstererek, bunların neresinde yasa-dışılık olduğunu sordum.
* Başkanı Filipin’li olan, demokratik – anti emperyalist uluslararası örgütlenme İLPS’nin ( Halkların Uluslararası Mücadele Ligi ) sözde üyesi olduğum iddia edilen yasa-dışı örgütün “yan kolu” olduğu iddiasının komikliğine dikkat çektim.
* Yine “kanıt” yapılmak istenen gazetenin açık dağıtım- satış bilgileri, büro kirası, elektrik, telefon faturası gibi çok net görülen hesap çizelgeleri türü materyallere, kitap standı fotoğraflarına dair söyleyecek söz dahi bulamadım.
Dosya da ve iddianamede bana ilişkin “yasa-dışı örgüt üyeliği” iddiasına “kanıt” yapılmaya çalışılan tüm “deliller”- materyaller de zaten bnlardan ibaretti... Ve somut deliller eşliğinde açıklamasını yaptığım bu materyaller, yasal bir gazetede yasal bir çalışma olarak gazetecilik- çevirmenlik (çevirdiğim kitaplar ve Turizm Bakanlığı belgem çevirmenliğimin kanıtı olarak mahkemeye sunuldu ayrıca ) yaptığımı, başka bir izahate gerek duyulmayacak biçimde açıklıyor, yasa-dışı bir çalışmanın söz konusu olmadığı yeterince ispatlanıyordu aslında... Ayrıca emekli olmam, 13 yıldır sabit ikamette bulunmam gibi bir durumda söz konusuydu.
Ancak, bana dönük “yasa dışı örgüt üyeliği” iddiasından başka bir iddia bulunmamasına, bu iddiaya “kanıt” yapılmak istenen tüm materyallerin yasal bir çalışma kapsamında olduğunu kanıtlarıyla koymama, bunun dışında ne bir tanık vb. durumu olmamasına rağmen, eylem yapma iddiasıyla yargılanan başka sanıkların da bulunduğu bir dosya da yargılanıyordum.
Bu durumu ben gözaltına alınıp, tutuklandığım sırada öğrenmiştim. Ancak daha o zaman, ne eylem yapma iddiasıyla yargılanan bu kişilerle ne de sözü edilen eylemle bir bağım olmadığı açığa çıkmıştı.
Muhalif kimliğimi ve de muhalif bir gazetede çalıştığımı bilen polis – çünkü herkesin bildiği üzere, muhalif basın ve çalışanları her daim polisçe izlenir/gözlenir- her gün gazete bürosunda olduğumu bildiği halde, 1 yıl önce, 13 yıldır ikamet ettiğim evime sabaha karşı bir baskın düzenleyerek gözaltına almış, eş zamanlı olarak bu kişilerde evlerinden alınarak emniyete getirilmişti. Gizlilik kararı nedeniyle ancak 8 ay sonra çıkan dosya- iddianamede de bana ilişkin böyla bir (eylem vb.) iddia yoktu, bu kişilerle aramda her hangi bir bağ bulunmuyordu. Hiç bir somut kanıta dayanmayan, zorlama bir iddianame ile “yasa dışı örgüt üyesi” olduğum iddia edilmişti. Bu iddiayı mahkeme de nasıl yanıtladığıma ise daha önce değinmiştim.
Bu arada benim tutuklanmamdan aylar sonra, gazetemizin bir okuru aynı dosya kapsamında işyerinden alınarak tutuklanmıştı. O na dönük tek iddia da yine “yasa dışı örgüt üyeliği” idi. Bu iddiaya dönük ise tek bir sömut kanıt yoktu. Okurumuz arasıra gazeteye telefon etmişti. Tek “kanıt” buydu. Bu da yine 26 Ağustos ‘ta yapılan ilk duruşmada açığa çıkmıştı. Duruşma da açığa çıkan bir başka gerçek daha vardı ki, bu da herhangi bir örgüt adına yapılan bir eylemin söz konusu olmadığıydı.
Gerek eylem yapma iddiasıyla yargılanan sanıkların beyanları (ki bu arada polisin ve savcının kendilerine okutmadan ifade imzalattıklarını da beyan ettiler.) gerekse bu sanıkların avukatlarının, dosya ve iddianamedeki baştan sona çelişik olan duruma da özellkle vurgu yaparak (örneğin dosyanın bir yerinde sözü edilen, daha sonraki bölümlerde ve de iddianame de görünmeyen, delil olarak sunulamayan eylem araçları) yaptıkları savunma, ortada olsa olsa alacak- verecek meselesine dayalı adli bir vakanın olabileceğini gösteriyordu.
Duruşma da (26 Ağustos 2010) bana ne bu kişilerle ne de söz konusu eylemle ilgili tek / hiç bir soru sorulmadı. Aynı şekilde onlara da benimle ilgili tek bir soru yöneltilmedi. Zaten bana tüm duruşma boyunca, kimlik bilgisi almanın, örgüt üyesi iddiasına ne dediğim ( tek ve kısa bir cümle olarak) ve de savunmam bittikten sonra, gazetenin irtibat telefonu olan (dinlenen) telefonun numarasını doğrulatmanın dışında tek ve en küçük bir soru dahi yöneltilmedi. Buna karşın diğer sanıklara kendilerine dönük iddialarla ilgili- tümü benim dışımda olan- bir çok soru soruldu.
Duruşma da, neden böyle bir dosya içinde yer aldığımı, neden 1 yıldır tutuklu olduğumu, neden kendimi savunmak zorunda kaldığımı sordum.
Sorularımın cevabını tabii ki alamadım...
Mahkeme tutukluluk halinin devamına karar vererek, bir sonraki duruşma tarihini 15 Şubat 2011 olarak belirledi. Yani yaklaşık 6 ay sonraya !
Bir yılda ilk duruşmaya ancak çıktıktan sonra, bu bir sonraki duruşma için 6 ay daha tutuklu kalacağım anlamına geliyor. Bunun anlamı her şeyden önce, hiç bir somut kanıta dayanmadan, peşin cezalandırma mantığı ile, 1,5 yıl hapiste tutulmamdır. Tabii bir sonraki duruşmada tahliye olursam... Yoksa bu süre daha da uzayabilir...
Haksız- hukuksuz tutukluluk sürem boyunca ortaya çıkan, ailemin, çocuklarımın mağduriyetinin daha belirsiz bir süre boyunca devam edeceğine, yine bu süre içinde, tedavi edilmediği için ilerleyen, hızlı kemik erimesi, hipertansiyon, ülser gibi sağlık sorunlarımın daha da artacağına ise ayrıntılı olarak değinmiyorum bile. Çünkü bunlar yaşanan gelişmeler karşısında tali kalmaktadır.
Benim keyfi- hukuksuz bir biçimde komplovari bir yöntemle tutuklanmamı, muhalif basına ve çalışanlarına (hatta okurlarına) dönük baskı- gözdağı- engelleme çabalarının bir parçasıdır.
Ezilen emekçi yığınlardan yana taraf olan muhalif basını ve çalışanlarını, emekçilerin gözünden düşürme- onlardan koparma çabasıdır.
Özellikle son dönemde muhalif basın üzerindeki baskıların ne derece arttığı, muhalif yayınlara getirilen kapatma- toplatma cezalarından, çalışanlarının herhangi bir somut gerekçeye dayandırılmadan tutuklanmalarında da görülmektedir.
Bundandır ki, onlarca muhalif basın çalışanı hala tutuklu bulunmaktadır. Baskılar bu yayınların okurlarına kadar uzanmaktadır. Bu da yetmemekte, muhalif basın ve çalışanları, bu yayınların okuru olma ihtimali olan (ki olabilirler de) kişilerin yaptıklarından dahi sorumlu tutulmaya çalışılmaktadır.
Aynı durum, çalışanı olduğum Umut Yayımcılık ve onun bünyesinde çıkan İşçi-Köylü Gazetesi, Partizan Dergisi, Yeni Demokrat Gençlik Dergisi gibi periyodik yayınlar ve çalışanları içinde geçerlidir. Bunun en somut örneği ise benim herhangi bir somut kanıta dayandırılmadan gerçekleştirilen tutuklanma sürecim ve bunun sürüyor olmasıdır.
Oysa hapishaneler, mahkemeler, düzenden yana yayın yapan gazete vb. yayınların okurları ve onların işlediği iddia edilen suçların dosyaları ile doludur. Nasıl ki bu yayınlar ve çalışanları bu durumdan sorumlu tutulamazsa, aynı şey muhalif basın ve çalışanları açısından da geçerlidir.
Son olarak diyeceğim şudur ki; sadece kendilerine “demokrat” olan, “demokrasi havarileri” en küçük bir muhalefete dahi tahammül edememektedir.
Yasal zeminde, herkesin gözü önünde olsa dahi, muhalif bir çalışma içinde olmanız, keyfi- hukuksuz ve komplocu bir yöntemle tutuklanmanız için yeterlidir.
Kısacası, tutuklanmanız için başka kanıt istemez, muhalif olmanız kafidir !
01/09/2010 Suzan Zengin
Tutuklu Gazeteci- Çevirmen
Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi B / 4
Merhaba;
Aşağıda mektubunu okuyacağınız Gazeteci- Çevirmen ve İnsan Hakları aktivisti Suzan ZENGİN yaklaşık 1 yıldır tutuklu bulunmaktadır. 26 AĞUSTOS 2010 Perşembe günü saat 10.00’da Beşiktaş 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanacak duruşmayla, 1 yılın sonunda ilk kez hakim huzuruna çıkmış olacak.
Hiçbir somut delile dayanmayan “örgüt üyeliği” iddiasıyla 1 yıldır hapishanede tutulan Suzan ZENGİN şahsında, sayıları her geçen artan ve bugün 39’a ulaşan tüm tutuklu basın-yayın çalışanları ve gazetecilerin serbest bırakılması talebimizi dile getirmek için, tüm duyarlı kişi ve kurumları 26 Ağustos 2010 saat 10’da Beşiktaş 10. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek duruşmaya katılmaya ve saat: 9.30’da Adliye önünde gerçekleştirilecek basın açıklamasına güç veremeye, Suzan Zenginle dayanışmaya çağırıyoruz.
Ailesi Adına
BEKİR ZENGİN
***
Merhaba;
Ben 10 aydır Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi’nde tutuklu bulunan bir çevirmen-gazeteciyim. Bu süre içinde hiç mahkemeye çıkarılmadım. İlk duruşmam 26 Ağustos 2010 da. Yani tutuklanmamdan tam bir yıl sonra. Bu tarihin adli tatile denk getirildiğini de ayrıca vurgulayayım.
Tutuklanmamdan tam 8 ay sonra hazırlanan iddianame de “yasa-dışı örgüt üyeliği” ile suçlanmaktayım. Ancak ne iddianamede ne de dosyada yöneltilen suçlamaya dönük tek bir “kanıt” bile yoktur. “Kanıt” olarak sunulmaya çalışılan-sunulan materyallerin tümü çalıştığım İşçi-Köylü Gazetesi’nin çalışmaları kapsamındadır.
Bunlar, gazete de yayınlanmış haber, röportaj, gazetenin açıkça belirtilen büro kirası, telefon vb. hesapları ve de gazetenin irtibat telefonu üzerinden yapılan, gazete çalışması kapsamında görüşmelerdir. Bunların tümü de yasal-meşrudur.
Durumuma ilişkin buraya kadar aktardıklarımı, bir süre önce yazdığım bir mektupla , kamuoyuna duyurmaya çalışmıştım. Aynı mektupta, tutuklanmamın bir komplo sonucu gerçekleştiğine de vurgu yapmıştım. Burada ise daha ziyade nasıl bir komplo ile karşı karşıya bırakıldığımı aktarmaya çalışacağım.
Uzunca yıllardır sistem muhalifi devrimci bir kimliğim var. Bu kimliğimi ise hiçbir zaman ve hiçbir yerde gizleme ihtiyacı hissetmedim. Kimliğimi her zaman, her koşulda açık açık savundum. İkametimi bile 13 yıldır değiştirmedim. Bugüne kadar çok sayıda devrimci-demokratik kurumda, yine açık kimliğimle çalıştım. Bunun yanısıra da, halen üyesi olduğum İnsan Hakları Derneği’nin İnsan Hakları mücadelesine de katıldım.
7 yıldır Umut Yayımcılık bünyesinde çalışmaktayım. Son üç yıldır da Umut Yayımcılık tarafından çıkarılan İşçi-Köylü Gazetesi’nin Kartal bürosundayım. Burada hem gazetecilik hem de yayınevlerine çevirmenlik yapmaktayım.
Kimliğim ve kimliğime uygun bu pratiğim polis tarafından da bilinmektedir. Çünkü bu ülkede polisle-mahkemeyle tanışmamış olan sistem muhalifi neredeyse yok gibidir.
Bu açık ve bilinen kimliğime karşın, 28 Ağustos 2009 tarihinde, sabaha karşı, evim silahlı polisler tarafından basıldı. (Oysa hergün gazete bürosunda olduğum polisce çok iyi bilinmektedir. Çünkü muhalif gazeteler, kurumlar ve çalışanları neredeyse 24 saat polis tarafından izlenir-gözlenir. Bunu da herkes bilir!)
Evde yapılan aramadan sonra götürüldüğüm Emniyet Müdürlüğü’nde, buraya gelen avukatım aracılığı ile, benim dışımda 3 genç erkeğin daha, evleri -aynı saatlerde- basılarak, emniyete getirildiklerini öğrendim. 4 gün kaldığım Emniyet’ten İstanbul Adliyesi’ne götürülmek üzere çıkarıldığımızda ancak görebildiğim ve bir eylemle suçlandıklarını öğrendiğim bu kişileri tanımıyordum. Aynı şekilde onlar da beni tanımıyordu.
Zaten ne Emniyet’e, ne savcılıkta ne de çıkarıldığımız mahkeme de bana ne bu kişilerle ilgili ne de bunlara yöneltilen iddialarla ilgili herhangi bir soru da yöneltilmemişti.
Ortada bu yönlü bir kanıt- tanık- ifade vb. durum da yoktu.
Durum böyle olmasına ve gazeteci olduğumu söylememe, bunun tersini kanıtlayacak hiçbir kanıt olmamasına karşın, çıkarıldığımız mahkeme, bu kişilerin yanı sıra, benim hakkımda da tutuklama kararı verdi.
“Gizlilik” kararı konulan dosya- iddianame tam 8 ay sonra ortaya çıktığında da, daha önce değindiğim, gazeteye ait materyallerin dışında, “yasa-dışı” olarak adlandırılabilecek hiçbir delilin olmadığı bir kez daha görüldü.
Ancak hiçbir temele- kanıta dayanmayan iddianame, benim, eylem vb. suçlamaların- ki bu suçlamaların bana dönük olmadığını da koymuştum- bulunduğu bir dosya da “yasa-dışı örgüt üyeliği” iddiası ile yargılanıyor olmamı ortadan kaldırmadı.
İşte komplo olarak adlandırdığım durum budur. Komplo ise sadece beni hedeflememiştir. Benimle birlikte, muhalif olan gazetemizi de hedeflemiştir. Muhalif basına ve çalışanlarına dönük baskı, sindirme, engelleme vb. girişimlerin bir parçası olarak hayata geçirilmiştir.
Bu arada, tutuklandığım andan itibaren, hem avukatımın hem de benim tutuklanmaya ilişkin yaptığımız tüm itirazlara “matbu” denilebilecek (çünkü noktasına virgülüne kadar aynı içeriktedir) “red” cevapları aldık.
Mektubu sonlandırmadan önce, hapishane koşullaının yarattığı ciddi bir soruna da değinmek istiyorum:
Ben 51 yaşındayım ve hipertansiyon, hızlı kemik erimesi, ülser vb. kronik hastalıklarım var. Bunların düzenli olarak yapılması gereken, tahlil-tetkik de dahil tedavisine dönük koşullarda hapishane ortamında ortadan kaldırılmıştır. Ancak hapishanede olup da tedavisi engellenenin bir tek ben olmadığımı da hemen vurgulayayım. Hapishanelerde, kanser vb. ciddi hastalıkları olan ve aslında hapishane koşullarında yaşamaları mümkün olmayan çok sayıda insanın olduğu bilinmektedir.
“Başı- dişi” ağrıyan “paşaları”, tutuklanmalarından kısa bir süre sonra “sağlığı hapishanede kalmaya elverişli değil” diyerek salıverenler, söz konusu sistem muhalifleri olduğunda, körleri- sağırları oynamaktadırlar!
Komplocu bir yöntemle, hukuksuz ve keyfi olarak tutuklanmamı kamuoyunda teşhir etmeyi sürdürürken, önemli bir soruna, hapishanelerdeki sağlık sorununa da dikkat çekmek istedim.
Tutukluluk, dava vd. sürecime ilişkin daha geniş bilgi ise Avukatım GÜL ALTAY’dan alınabilir.
Av. Gül Altay’a ulaşım: 0532 367 15 33 nolu telefon üzerinden sağlanabilir.
SUZAN ZENGİN
Tutuklu Gazeteci (Çevirmen)
Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi B- 4
9 Temmuz 2010 Cuma
İSMAİL BEŞİKÇİ YENİDEN YARGILANIYOR… İSMAİL BEŞİKÇİ IS BEING TRIED ONCE MORE … ENOUGH! EDI BESE! YA BASTA!
ARTIK YETER! EDİ BESE!
İktidar partisi AKP tarafından şaşaalı biçimde ilan edilen “Kürt Açılımı”nın büyük bir fiyaskoyla duvara toslamasının ardından, egemen sistemin her bir aksamı, yaşamı Kürtlere ve Halkların eşitlik ve özgürlük temelindeki kardeşliğini savunan herkese zehir etme yönünde yemin etmiş gözüküyor.
DTP’nin kapatılması, Kürtlerin seçilmiş yerel yöneticilerinin “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla toplanıp naklen yayın altında cezaevlerine kapatılması; ilkokul çocuklarının tutuklanıp örgüt üyeliği suçlamasıyla yaşlarını aşkın ceza talepleriyle TMK’dan yargılanması; Kürt dergi ve gazeteleri üzerindeki amansız takip, her Kürde “potansiyel terörist” muamelesi yapan zihniyetin ülkede kol gezmesi… yeni -ve korkarız ki şimdiye dek yaşadıklarımızdan daha vahim- bir cehenneme doğru giden yolun döşeme taşlarını oluşturuyor.
Üstelik bu taşların çoğu, hedefte egemenlerin her vesileyle ilan ettikleri üzere PKK’nin değil, Kürtlerin Kürtler olarak var olma haklarının olduğunu gösteriyor. Bunların sonuncusu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, İsmail Beşikçi Hoca hakkında, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi yayın organı ‘Çağımızda Hukuk ve Toplum’ dergisinde yer alan “Ulusların kendi geleceğini tayin hakkı ve Kürtler” başlıklı yazı nedeniyle “PKK örgütü propagandası yapmak” savıyla dava açması…
İstanbul Cumhuriyet Savcısı Hakan Karaali, İsmail Hoca’nın bu yazıda yer alan, “Kürtler 200 yıldır özgürlük için, özgür bir vatana kavuşmak için mücadele etmekte, bedel ödemektedir... Suriye, İran, Türkiye Kürtleri baskıyla, zulümle yönetmektedir... Kürtleri müştereken baskı altında tutan devletler her zaman politik, ideolojik ve askeri güçlerini, diplomatik güçlerini Kürtlere karşı birleştirebilmişlerdir. Bu müşterek denetimin hukuk, adalet yaratmadığı, bilakis hukuk ve adalet duygularını çiğnediği, rencide ettiği çok açıktır. Bu baskı ve zulüm süreçlerine karşı baskıya karşı direnme meşru bir hak olarak belirmektedir...” sözlerini “PKK propagandası” olarak değerlendirmiş!
PKK yönetimine yönelik gözünü budaktan sakınmayan eleştirileri dünya alemce bilinen bir kişiyi “PKK propagandası”yla suçlamanın abesliği bir yana, salt bu davanın açılmış olması dahi, düşünce ve ifade özgürlüğünün nasıl tehdit altında olduğunu somut biçimde gözler önüne sermektedir. Cumhuriyet Savcısı’nın cezalandırılmasını istediği “örgüt propagandası” değil, doğrudan fikir ve ifade özgürlüğüdür; bu ise, egemenlerin başları her sıkıştığında, kabul ettikleri o daracık hak ve özgürlükler çerçevesini gözlerini kırpmadan nasıl çiğneyebileceklerini bir kez daha -kimbilir kaçıncı kez- gözler önüne sermektedir.
Bizler, yaşamının 17 yılını cezaevlerinde geçirmiş, entellktüel dürüstlüğün ve bilim namusunun timsâli Beşikçi hocamızın aklını ve kalemini hapis tehditleriyle kilit altına almanın mümkün olmadığını biliyoruz. Bizim itirazımız, 90 yılı aşkın süredir her başı sıkıştığında ilk aklına gelen önlem, aydınları, ana-akım dışında düşünenleri, aykırı sesleri boğmak, zindanlara kapatmak olan bu rejimin kireçleşmiş reflekslerine… Bu ülkenin “düşünce suçluları” beşinci kuşağına erişirken, egemenlerin hiç bıkmadan, usanmadan aynı korku masallarını anlatmalarına… Bu ülkenin yıllardır patlayıcı biriktiren sorunlarına egemenlerin (kısır) tahayyülleri dışındaki her türlü alternatif önerinin tartışmaya açtırılmayışındaki o kifayetsiz ceberutluğa…
Bu nedenledir ki, yargılandığı her sözcük, her cümle, her satıra sahip çıktığımızı, “suç”unu onurla üstlendiğimizi ve 28 Temmuz 2010, saat 09.10’da İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşması ve bundan sonraki bütün duruşmalarında İsmail Hoca’mızın ve onunla birlikte yargılanan yazı işleri müdürü avukat Zeycan Balcı Şimşek’in yanında olacağımızı duyuruyoruz.
Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi
İSMAİL BEŞİKÇİ IS BEING TRIED ONCE MORE …
ENOUGH! EDI BESE! YA BASTA!
Each and every part of the regime seems to have sworn to plague the life of the Kurds and the defenders of brotherhood of peoples on the base of equality and freedom out, after the fiasco of the “democratization” attempts of the party in power, the Party of Justice and Development.
The banning of the Kurdish party, the Party of Democratic Society; the broadcasted imprisonment of the elected local representatives of Kurds; cases opened against Kurdish elementary school students on charges of “adherence to terrorist organization”; the implacable persecution of Kurdish magazines and papers; the spreading of a mentality which treats each and every Kurd as a “potential terrorist”… are alarming signs which signify that the country is heading towards a new –and graver, we fear, than those lived before- hell…
And these signs show that the target is not the PKK –as claimed on every occasion by those who govern- but the rights of Kurds to exist as they are: Kurds… The last of these signs is the charge brought by the attorney general of Istanbul against Dr. Ismail Besikci, on the account of “PKK propaganda”, for his article entitled “The rights of the nations to self-determination and the Kurds” published in the magazine of the Association of Contemporary Lawyers….
The attorney general of Istanbul claims that “Ismail Hoca” (as he is popularly known within the progressist circles) is “propagating the PKK cause” in his following lines: “The Kurds have been fighting for freedom, for a free land for the last 200 years; and they are paying the price... Syria, Iran and Turkey are dominating over the Kurds with an iron hand… The states that dominate over the Kurds were always able to unite their political, ideological, diplomatic and military powers against them. It is obvious that this common control does not create justice but is a constant violation of it. In these conditions, resistance against opression is a legitimate right...”
The absurdity of accusing someone whose open and acute criticism against the leadership of the PKK on charges of “PKK propaganda” aside, the fact that such a case has been opened, demonstrates concretely the threat against the freedom and expression of thought in Turkey. What the attorney general demands to be penalized is not “PKK propaganda” but the freedom of thought and expression; and this demonstrates clearly, once again, how willing the ruling class is to violate the limited frame of rights and liberties it has agreed to accept.
We, the signers of this petition are certain that it is not possible to lock up the brilliant mind and pen of Dr. Besikci under menaces of imprisonment. He already has spent 17 years of his life in prison, and will willingly venture another 17, for the sake of telling what he holds to be the truth.
Our rebellion is against the calcified reflexes of this regime, whose immediate reaction is to imprison those who do not agree with its dogmas, those divergent voices, whenever it feels itself in trouble… Against the unceasing recounting of the same horror tales by the rulers, while the “prisoners of consciousness” have reached the fifth generation in this country… Against the incompetent despotism of the non-discussion of every alternative proposition for the accumulated problems of this country…
For this reason, we announce that we proudfully espouse each and every word, each and every sentence of Dr. Beşikçi for which he is being tried, and that we will be with him and with the barrister Zeycan Balcı Şimşek, the editor of the magazine, for their first hearing on July 28th, 2010, on 09.10 a.m. in the 11th High Criminal Court of İstanbul, and throughout the following hearings.
The Ankara Initiative for the Freedom of Thought
Après le fiasco de “l’ouverture démocratique” annoncée par le parti actuellement au pouvoir - le Parti de la Justice et du Développement - chaque composant du régime semble avoir juré d’empoisonner la vie aux Kurdes et à tous ceux qui défendent la fraternité des peuples fondée sur les principes d’égalité et de liberté.
L’interdiction du parti kurde - le Parti de la Société Démocratique - l’emprisonnement des élus locaux représentants des kurdes, les procès intentés contre des enfants du primaire accusés d’être “membre de l’organisation terroriste”, la persécution inexorable exercée sur les journaux et les revues kurdes, la propagation de la mentalité traitant chaque kurde comme “un terroriste potentiel”, etc. sont des signes alarmants qui marquent que le pays est sur le chemin d’un nouvel enfer, malheureusement plus grave que ce que nous avons vécu jusqu’alors…
Contrairement à ce que les dirigeants l’expriment à chaque occasion, ces signes-là montrent que la cible n’est pas PKK mais le droit des kurdes d’exister en tant que kurdes. La dernière incidence se rapporte ainsi au procès intenté par le Procureur de la République d’Istanbul contre Dr Ismail Besikci. Celui-ci est accusé de “faire de la propagande du PKK” à travers son article intitulé “Le droit des nations à déterminer leur avenir et les Kurdes” publié dans la revue de l’Association des Avocats Contemporains.
Le Procureur de la République d’Istanbul prétend que “İsmail Hoca” “fait de la propagande de la cause du PKK” dans ces lignes suivantes: “Depuis 200 ans, les Kurdes luttent pour la liberté et pour un pays libre en payant le prix... La Syrie, l’Iran et la Turquie dominent les Kurdes avec de l’oppression, d’une main de fer… Les Etats dominants les Kurdes ont toujours uni leurs pouvoirs idéologiques, politiques et militaires contre eux. Il est évident que cette domination commune n’est pas porteuse de justice mais elle génère une violation constante. Dans ces conditions, la résistance à l’oppression relèverait d’un droit légitime …”.
Mis à part l’absurdité d’accuser Besikci qui ne s’est jamais empêché de critiquer ouvertement les dirigeants du P, l’intention qui motive un tel procès exprime clairement les menaces sur la liberté d’expression en Turquie. En effet, ce que le Procureur de la République cherche à faire punir n’est pas “la propagande du P” mais la liberté d’expression elle-même. Cela montre encore une fois comment les dirigeants pourraient dépasser les limites, bafouer les droits et les libertés sur lesquels ils se mettaient pourtant d’accord sous certaines conditions.
Nous, les signataires de cette pétition, nous sommes certains qu’il est impossible de mettre sous clef l’esprit et la plume du Dr Besikci à travers les menaces d’emprisonnement. Dr Besikci a déjà passé 17 ans de sa vie en prison et il envisagerait volontiers d’en passer 17 ans de plus plutôt que de se taire ou de se faire taire.
Nos rebellions sont contre les automatismes calcifiés de ce régime dont la réaction immédiate face a chaque trouble, consiste a opprimer les voix dissidentes et a emprisonner les intellectuels ainsi que tous ceux qui ne sont pas d’accord avec les dogmes imposés.de ce régime… contre les même histoires d’horreur racontées racontées sans cesse par les dirigeants, alors que les prisonniers de conscience de ce pays atteignent la cinquième génération… contre le despotisme incompétent qui rend impossible toutes les alternatives proposées pour réfléchir autour des problèmes de ce pays.
Pour ces raisons, nous affirmons que nous soutenons chacun des mots, chacun des phrases du Dr Besikci pour lesquels il va être jugé et que nous serons présents aux côtés de Dr Besikci et de son avocat Zeynep Balcı Şimşek, l’éditrice de la revue en question, à la première audience qui aura lieu le 28 juillet à 09h10 ainsi qu’à toutes les audiences suivantes.
Initiative pour la Liberté d’Expresssion d’Ankara
Fikret Başkaya, Sibel Özbudun, Temel Demirer, Yücel Demirer, Sait Çetinoğlu, Mahmut Konuk, İbrahim Akyol, Mustafa Kahya, Hüseyin Taka, Baskın Oran, Tayfun İşçi, Adil Okay, Fatime Akalın, Pınar Ömeroğlu, Serdar Koçman, Hüseyin Gevher, Ragıp Zarakolu, Attila Tuygan, Ayşe Günaysu, Cemil Gündoğan, A. Kadir Konuk, Serhat Bucak, Metin Bakkalcı, Faruk Arhan, Altan Açıkdilli, Bawer Çakır, Necati Abay, Leman Yurtsever, Recep Maraşlı, Emrah Cilasun, Ulvi Bacıoğlu, Mehmet Özer, Fettah Karagöz, Mesut Saganda, Ali Kılıç, Mihrac Ural, Halil Savda, ...
Desteklerini bildirenler:
Sosyalist Parti, BEKSAV, Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu, Sorun Yayınları Kollektifi, Sorun Polemik Dergisi, Sanat Cephesi, İşçi Birliği, Ay Işığı Sanat Merkezi, Önsöz Dergisi, Grup Emeğe Ezgi, Kızılbaş Dergisi, Kronik Muhalif İnternet Gazetesi, Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu, Darıca Kültür Derneği, EsmerDergisi,İCAD Uluslararası Büro, Dilawere Zengi Sham/syria, AKA-DER,Devrimci 78'liler Federasyonu, İnsan Hakları Derneği, Çağdaş hukukçular Derneği, 78'liler Girişimi, Demokratik Hklar Federasyonu, ...
Lucina Kathmann, Sırrı Öztürk, Garbis Altınoğlu, Hacı Orman,Abdullah Nefes, Selahattin Esmer, Suna Aras, Niyazi Bulgan, Evdile Koçer,Haluk Yüce,Murat Çelikkan, Mustafa Kuleli, Ayşe Yılmaz, Tacim Çiçek, Bilal Kayabay, Ayşegül Devecioğlu, İlyas Emir, Ayşe Kilimci, Tarık Günersel, Ali Kılıç, İsmail Yıldız,Oral Çalışlar, Şenel Çiçek, İbrahim Okçuoğlu,Hasan Karacan, Hikmet Açıkgöz, Aktan Uslu, Vedat Yazıcı, Mehmet Sabri Gül, Doğan Araz, Jale Yelken,Sinan Cantürk, Naci kutlay, Nimet Tanrıkulu,, Celalettin Can, Memik Horuz, Hakan Ener, Vedat Çetin, Emre Dursun; Gamze Kabil, Osman İşçi, Aykan Erden, Arin Arjen, Hasan Oğuz, Fuat Doğansoy, Serpil İnanç, İsmail Cem Özkan, Nejat Taştan, Ertan İldan, Atilla Soysal, İbrahim Ö. Kaboğlu,Leyla Abay, Deniz Can Abay,Berat Günçıkan, Maside Ocak, Murat Kuseyri,Mustafa Peköz, İrfan Dayıoğlu, Necmettin Salaz,Hıdır Ateş, Kızılbaş Ali Ülger,Hasan Bildirici, Erdoğan Yıldız, Semra Somersan, Engin Doğu,Umur hozatlı,Erhan Kınalı, Hatice Akbay, Esra Çiftçi, Aytekin Yılmaz, Ahmet Karakaya, Bayram Şahin, Latife Demirci Kahya, Kadir Cangızbay, Yakup Kadri Karabacak, Lay Doren-Karakok Otonomu, Piro Kaplan, Sennur Sezer,Adnan Özyalçıner, Zeynep Dedya Yıldız,Alper Taş, Yener Orkunoğlu, Atilla Keskin, Hülya Tozlu, Hüseyin Habib Taşkın, Tuncay Atmaca, İbrahim Atalay, Yasemin Göksu, Nusret Gürgöz, Cafer Solgun, Ali Yıldırım, Ebru Uzdil, Veli Büyükşahin, Murat Alpagut, Aslı Güneş, Mehmet Ali Duman, Zeynep Tanbay, Medeni Ayhan, Ahmet Uçar, Mehmet Şükrü Cerrahoğlu, Ahmet Önal,ceren Kutlu,Can Başkent, Ayhan Erkmen, H. Habip Taşkın, Baki Selçuk, Süleyman Kaplan, Ali Pekşen, Mehmet Soylu, J.Alpirani, Tiryaki Küçük, Mustafa Kumral, Teslim Töre, Şükrü Erbaş, A.Hicri İzgören, Filiz-Kamer KONCA, Derweş M. FERHO, Şeyhmus DİKEN, Edîb Polat, Garip Zeytin, Ayşe Hür, Nemciye Alpay, Faik Bulut, Nur Sürer, Ragıp Duran, Mahmut Temizyürek, Selma KOÇİVA, M. Şehmus Güzel, Babür Pınar, Göksel Demirer, Büşra Ersanlı, Nida Kamil Özbolat, Mustafa Kemal Coşkun, Hakan Mıhçı, Mustafa Özbolat, Doğan Durgun,Hüseyin Hazar,Baki Selçuk, Mehmet Söğüt, Aydın Doğan,Ayşe Aykul,Arife Şirin,Arzu Torun, Faruk alpkaya,Sevgi Tiryakioğlu, Mahmut Aslan, Hakkı Gerçek, Nizamettin Aktaş, Özgün E. Bulut, Özlem Aydoğan, Ahmet Tulgar,İkbal Kaynar, Zeynel A. Çelebi, Muhacir Kuas, Tolga Ersoy, Figen Yüksekdağ, Serdar Türkmen, Kemal Aytaç, Hasan Kıyafet, Hasan Yıldız, Alihan Bozan, Sungur Savran,Seyran Büyükgül,Ahmet Bahar, Emin Kınalı, Alara Dilhan,....
(devamı imza listesinde)
gercekinatcidir@gmail.com
Destek için İmza Formu
İmza Listesi
İktidar partisi AKP tarafından şaşaalı biçimde ilan edilen “Kürt Açılımı”nın büyük bir fiyaskoyla duvara toslamasının ardından, egemen sistemin her bir aksamı, yaşamı Kürtlere ve Halkların eşitlik ve özgürlük temelindeki kardeşliğini savunan herkese zehir etme yönünde yemin etmiş gözüküyor.
DTP’nin kapatılması, Kürtlerin seçilmiş yerel yöneticilerinin “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla toplanıp naklen yayın altında cezaevlerine kapatılması; ilkokul çocuklarının tutuklanıp örgüt üyeliği suçlamasıyla yaşlarını aşkın ceza talepleriyle TMK’dan yargılanması; Kürt dergi ve gazeteleri üzerindeki amansız takip, her Kürde “potansiyel terörist” muamelesi yapan zihniyetin ülkede kol gezmesi… yeni -ve korkarız ki şimdiye dek yaşadıklarımızdan daha vahim- bir cehenneme doğru giden yolun döşeme taşlarını oluşturuyor.
Üstelik bu taşların çoğu, hedefte egemenlerin her vesileyle ilan ettikleri üzere PKK’nin değil, Kürtlerin Kürtler olarak var olma haklarının olduğunu gösteriyor. Bunların sonuncusu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, İsmail Beşikçi Hoca hakkında, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi yayın organı ‘Çağımızda Hukuk ve Toplum’ dergisinde yer alan “Ulusların kendi geleceğini tayin hakkı ve Kürtler” başlıklı yazı nedeniyle “PKK örgütü propagandası yapmak” savıyla dava açması…
İstanbul Cumhuriyet Savcısı Hakan Karaali, İsmail Hoca’nın bu yazıda yer alan, “Kürtler 200 yıldır özgürlük için, özgür bir vatana kavuşmak için mücadele etmekte, bedel ödemektedir... Suriye, İran, Türkiye Kürtleri baskıyla, zulümle yönetmektedir... Kürtleri müştereken baskı altında tutan devletler her zaman politik, ideolojik ve askeri güçlerini, diplomatik güçlerini Kürtlere karşı birleştirebilmişlerdir. Bu müşterek denetimin hukuk, adalet yaratmadığı, bilakis hukuk ve adalet duygularını çiğnediği, rencide ettiği çok açıktır. Bu baskı ve zulüm süreçlerine karşı baskıya karşı direnme meşru bir hak olarak belirmektedir...” sözlerini “PKK propagandası” olarak değerlendirmiş!
PKK yönetimine yönelik gözünü budaktan sakınmayan eleştirileri dünya alemce bilinen bir kişiyi “PKK propagandası”yla suçlamanın abesliği bir yana, salt bu davanın açılmış olması dahi, düşünce ve ifade özgürlüğünün nasıl tehdit altında olduğunu somut biçimde gözler önüne sermektedir. Cumhuriyet Savcısı’nın cezalandırılmasını istediği “örgüt propagandası” değil, doğrudan fikir ve ifade özgürlüğüdür; bu ise, egemenlerin başları her sıkıştığında, kabul ettikleri o daracık hak ve özgürlükler çerçevesini gözlerini kırpmadan nasıl çiğneyebileceklerini bir kez daha -kimbilir kaçıncı kez- gözler önüne sermektedir.
Bizler, yaşamının 17 yılını cezaevlerinde geçirmiş, entellktüel dürüstlüğün ve bilim namusunun timsâli Beşikçi hocamızın aklını ve kalemini hapis tehditleriyle kilit altına almanın mümkün olmadığını biliyoruz. Bizim itirazımız, 90 yılı aşkın süredir her başı sıkıştığında ilk aklına gelen önlem, aydınları, ana-akım dışında düşünenleri, aykırı sesleri boğmak, zindanlara kapatmak olan bu rejimin kireçleşmiş reflekslerine… Bu ülkenin “düşünce suçluları” beşinci kuşağına erişirken, egemenlerin hiç bıkmadan, usanmadan aynı korku masallarını anlatmalarına… Bu ülkenin yıllardır patlayıcı biriktiren sorunlarına egemenlerin (kısır) tahayyülleri dışındaki her türlü alternatif önerinin tartışmaya açtırılmayışındaki o kifayetsiz ceberutluğa…
Bu nedenledir ki, yargılandığı her sözcük, her cümle, her satıra sahip çıktığımızı, “suç”unu onurla üstlendiğimizi ve 28 Temmuz 2010, saat 09.10’da İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşması ve bundan sonraki bütün duruşmalarında İsmail Hoca’mızın ve onunla birlikte yargılanan yazı işleri müdürü avukat Zeycan Balcı Şimşek’in yanında olacağımızı duyuruyoruz.
Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi
İSMAİL BEŞİKÇİ IS BEING TRIED ONCE MORE …
ENOUGH! EDI BESE! YA BASTA!
Each and every part of the regime seems to have sworn to plague the life of the Kurds and the defenders of brotherhood of peoples on the base of equality and freedom out, after the fiasco of the “democratization” attempts of the party in power, the Party of Justice and Development.
The banning of the Kurdish party, the Party of Democratic Society; the broadcasted imprisonment of the elected local representatives of Kurds; cases opened against Kurdish elementary school students on charges of “adherence to terrorist organization”; the implacable persecution of Kurdish magazines and papers; the spreading of a mentality which treats each and every Kurd as a “potential terrorist”… are alarming signs which signify that the country is heading towards a new –and graver, we fear, than those lived before- hell…
And these signs show that the target is not the PKK –as claimed on every occasion by those who govern- but the rights of Kurds to exist as they are: Kurds… The last of these signs is the charge brought by the attorney general of Istanbul against Dr. Ismail Besikci, on the account of “PKK propaganda”, for his article entitled “The rights of the nations to self-determination and the Kurds” published in the magazine of the Association of Contemporary Lawyers….
The attorney general of Istanbul claims that “Ismail Hoca” (as he is popularly known within the progressist circles) is “propagating the PKK cause” in his following lines: “The Kurds have been fighting for freedom, for a free land for the last 200 years; and they are paying the price... Syria, Iran and Turkey are dominating over the Kurds with an iron hand… The states that dominate over the Kurds were always able to unite their political, ideological, diplomatic and military powers against them. It is obvious that this common control does not create justice but is a constant violation of it. In these conditions, resistance against opression is a legitimate right...”
The absurdity of accusing someone whose open and acute criticism against the leadership of the PKK on charges of “PKK propaganda” aside, the fact that such a case has been opened, demonstrates concretely the threat against the freedom and expression of thought in Turkey. What the attorney general demands to be penalized is not “PKK propaganda” but the freedom of thought and expression; and this demonstrates clearly, once again, how willing the ruling class is to violate the limited frame of rights and liberties it has agreed to accept.
We, the signers of this petition are certain that it is not possible to lock up the brilliant mind and pen of Dr. Besikci under menaces of imprisonment. He already has spent 17 years of his life in prison, and will willingly venture another 17, for the sake of telling what he holds to be the truth.
Our rebellion is against the calcified reflexes of this regime, whose immediate reaction is to imprison those who do not agree with its dogmas, those divergent voices, whenever it feels itself in trouble… Against the unceasing recounting of the same horror tales by the rulers, while the “prisoners of consciousness” have reached the fifth generation in this country… Against the incompetent despotism of the non-discussion of every alternative proposition for the accumulated problems of this country…
For this reason, we announce that we proudfully espouse each and every word, each and every sentence of Dr. Beşikçi for which he is being tried, and that we will be with him and with the barrister Zeycan Balcı Şimşek, the editor of the magazine, for their first hearing on July 28th, 2010, on 09.10 a.m. in the 11th High Criminal Court of İstanbul, and throughout the following hearings.
The Ankara Initiative for the Freedom of Thought
Après le fiasco de “l’ouverture démocratique” annoncée par le parti actuellement au pouvoir - le Parti de la Justice et du Développement - chaque composant du régime semble avoir juré d’empoisonner la vie aux Kurdes et à tous ceux qui défendent la fraternité des peuples fondée sur les principes d’égalité et de liberté.
L’interdiction du parti kurde - le Parti de la Société Démocratique - l’emprisonnement des élus locaux représentants des kurdes, les procès intentés contre des enfants du primaire accusés d’être “membre de l’organisation terroriste”, la persécution inexorable exercée sur les journaux et les revues kurdes, la propagation de la mentalité traitant chaque kurde comme “un terroriste potentiel”, etc. sont des signes alarmants qui marquent que le pays est sur le chemin d’un nouvel enfer, malheureusement plus grave que ce que nous avons vécu jusqu’alors…
Contrairement à ce que les dirigeants l’expriment à chaque occasion, ces signes-là montrent que la cible n’est pas PKK mais le droit des kurdes d’exister en tant que kurdes. La dernière incidence se rapporte ainsi au procès intenté par le Procureur de la République d’Istanbul contre Dr Ismail Besikci. Celui-ci est accusé de “faire de la propagande du PKK” à travers son article intitulé “Le droit des nations à déterminer leur avenir et les Kurdes” publié dans la revue de l’Association des Avocats Contemporains.
Le Procureur de la République d’Istanbul prétend que “İsmail Hoca” “fait de la propagande de la cause du PKK” dans ces lignes suivantes: “Depuis 200 ans, les Kurdes luttent pour la liberté et pour un pays libre en payant le prix... La Syrie, l’Iran et la Turquie dominent les Kurdes avec de l’oppression, d’une main de fer… Les Etats dominants les Kurdes ont toujours uni leurs pouvoirs idéologiques, politiques et militaires contre eux. Il est évident que cette domination commune n’est pas porteuse de justice mais elle génère une violation constante. Dans ces conditions, la résistance à l’oppression relèverait d’un droit légitime …”.
Mis à part l’absurdité d’accuser Besikci qui ne s’est jamais empêché de critiquer ouvertement les dirigeants du P, l’intention qui motive un tel procès exprime clairement les menaces sur la liberté d’expression en Turquie. En effet, ce que le Procureur de la République cherche à faire punir n’est pas “la propagande du P” mais la liberté d’expression elle-même. Cela montre encore une fois comment les dirigeants pourraient dépasser les limites, bafouer les droits et les libertés sur lesquels ils se mettaient pourtant d’accord sous certaines conditions.
Nous, les signataires de cette pétition, nous sommes certains qu’il est impossible de mettre sous clef l’esprit et la plume du Dr Besikci à travers les menaces d’emprisonnement. Dr Besikci a déjà passé 17 ans de sa vie en prison et il envisagerait volontiers d’en passer 17 ans de plus plutôt que de se taire ou de se faire taire.
Nos rebellions sont contre les automatismes calcifiés de ce régime dont la réaction immédiate face a chaque trouble, consiste a opprimer les voix dissidentes et a emprisonner les intellectuels ainsi que tous ceux qui ne sont pas d’accord avec les dogmes imposés.de ce régime… contre les même histoires d’horreur racontées racontées sans cesse par les dirigeants, alors que les prisonniers de conscience de ce pays atteignent la cinquième génération… contre le despotisme incompétent qui rend impossible toutes les alternatives proposées pour réfléchir autour des problèmes de ce pays.
Pour ces raisons, nous affirmons que nous soutenons chacun des mots, chacun des phrases du Dr Besikci pour lesquels il va être jugé et que nous serons présents aux côtés de Dr Besikci et de son avocat Zeynep Balcı Şimşek, l’éditrice de la revue en question, à la première audience qui aura lieu le 28 juillet à 09h10 ainsi qu’à toutes les audiences suivantes.
Initiative pour la Liberté d’Expresssion d’Ankara
Fikret Başkaya, Sibel Özbudun, Temel Demirer, Yücel Demirer, Sait Çetinoğlu, Mahmut Konuk, İbrahim Akyol, Mustafa Kahya, Hüseyin Taka, Baskın Oran, Tayfun İşçi, Adil Okay, Fatime Akalın, Pınar Ömeroğlu, Serdar Koçman, Hüseyin Gevher, Ragıp Zarakolu, Attila Tuygan, Ayşe Günaysu, Cemil Gündoğan, A. Kadir Konuk, Serhat Bucak, Metin Bakkalcı, Faruk Arhan, Altan Açıkdilli, Bawer Çakır, Necati Abay, Leman Yurtsever, Recep Maraşlı, Emrah Cilasun, Ulvi Bacıoğlu, Mehmet Özer, Fettah Karagöz, Mesut Saganda, Ali Kılıç, Mihrac Ural, Halil Savda, ...
Desteklerini bildirenler:
Sosyalist Parti, BEKSAV, Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu, Sorun Yayınları Kollektifi, Sorun Polemik Dergisi, Sanat Cephesi, İşçi Birliği, Ay Işığı Sanat Merkezi, Önsöz Dergisi, Grup Emeğe Ezgi, Kızılbaş Dergisi, Kronik Muhalif İnternet Gazetesi, Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu, Darıca Kültür Derneği, EsmerDergisi,İCAD Uluslararası Büro, Dilawere Zengi Sham/syria, AKA-DER,Devrimci 78'liler Federasyonu, İnsan Hakları Derneği, Çağdaş hukukçular Derneği, 78'liler Girişimi, Demokratik Hklar Federasyonu, ...
Lucina Kathmann, Sırrı Öztürk, Garbis Altınoğlu, Hacı Orman,Abdullah Nefes, Selahattin Esmer, Suna Aras, Niyazi Bulgan, Evdile Koçer,Haluk Yüce,Murat Çelikkan, Mustafa Kuleli, Ayşe Yılmaz, Tacim Çiçek, Bilal Kayabay, Ayşegül Devecioğlu, İlyas Emir, Ayşe Kilimci, Tarık Günersel, Ali Kılıç, İsmail Yıldız,Oral Çalışlar, Şenel Çiçek, İbrahim Okçuoğlu,Hasan Karacan, Hikmet Açıkgöz, Aktan Uslu, Vedat Yazıcı, Mehmet Sabri Gül, Doğan Araz, Jale Yelken,Sinan Cantürk, Naci kutlay, Nimet Tanrıkulu,, Celalettin Can, Memik Horuz, Hakan Ener, Vedat Çetin, Emre Dursun; Gamze Kabil, Osman İşçi, Aykan Erden, Arin Arjen, Hasan Oğuz, Fuat Doğansoy, Serpil İnanç, İsmail Cem Özkan, Nejat Taştan, Ertan İldan, Atilla Soysal, İbrahim Ö. Kaboğlu,Leyla Abay, Deniz Can Abay,Berat Günçıkan, Maside Ocak, Murat Kuseyri,Mustafa Peköz, İrfan Dayıoğlu, Necmettin Salaz,Hıdır Ateş, Kızılbaş Ali Ülger,Hasan Bildirici, Erdoğan Yıldız, Semra Somersan, Engin Doğu,Umur hozatlı,Erhan Kınalı, Hatice Akbay, Esra Çiftçi, Aytekin Yılmaz, Ahmet Karakaya, Bayram Şahin, Latife Demirci Kahya, Kadir Cangızbay, Yakup Kadri Karabacak, Lay Doren-Karakok Otonomu, Piro Kaplan, Sennur Sezer,Adnan Özyalçıner, Zeynep Dedya Yıldız,Alper Taş, Yener Orkunoğlu, Atilla Keskin, Hülya Tozlu, Hüseyin Habib Taşkın, Tuncay Atmaca, İbrahim Atalay, Yasemin Göksu, Nusret Gürgöz, Cafer Solgun, Ali Yıldırım, Ebru Uzdil, Veli Büyükşahin, Murat Alpagut, Aslı Güneş, Mehmet Ali Duman, Zeynep Tanbay, Medeni Ayhan, Ahmet Uçar, Mehmet Şükrü Cerrahoğlu, Ahmet Önal,ceren Kutlu,Can Başkent, Ayhan Erkmen, H. Habip Taşkın, Baki Selçuk, Süleyman Kaplan, Ali Pekşen, Mehmet Soylu, J.Alpirani, Tiryaki Küçük, Mustafa Kumral, Teslim Töre, Şükrü Erbaş, A.Hicri İzgören, Filiz-Kamer KONCA, Derweş M. FERHO, Şeyhmus DİKEN, Edîb Polat, Garip Zeytin, Ayşe Hür, Nemciye Alpay, Faik Bulut, Nur Sürer, Ragıp Duran, Mahmut Temizyürek, Selma KOÇİVA, M. Şehmus Güzel, Babür Pınar, Göksel Demirer, Büşra Ersanlı, Nida Kamil Özbolat, Mustafa Kemal Coşkun, Hakan Mıhçı, Mustafa Özbolat, Doğan Durgun,Hüseyin Hazar,Baki Selçuk, Mehmet Söğüt, Aydın Doğan,Ayşe Aykul,Arife Şirin,Arzu Torun, Faruk alpkaya,Sevgi Tiryakioğlu, Mahmut Aslan, Hakkı Gerçek, Nizamettin Aktaş, Özgün E. Bulut, Özlem Aydoğan, Ahmet Tulgar,İkbal Kaynar, Zeynel A. Çelebi, Muhacir Kuas, Tolga Ersoy, Figen Yüksekdağ, Serdar Türkmen, Kemal Aytaç, Hasan Kıyafet, Hasan Yıldız, Alihan Bozan, Sungur Savran,Seyran Büyükgül,Ahmet Bahar, Emin Kınalı, Alara Dilhan,....
(devamı imza listesinde)
gercekinatcidir@gmail.com
1 Temmuz 2010 Perşembe
İsmail Beşikçi Yargılanamaz!
Solidarity with the Victims of All Genocides (SVAG)/
Tüm Soykırımların Kurbanlarıyla Dayanışma (TSKD)
Parlamenter David Cameron'un Ankara’da utanmadan gözardı ettiği Türk
Devlet terörünün kirli yüzü aynı gün Avam Kamarasında sergilendi
Bu hafta (27 Temmuz) Salı günü Türk yazar ve avukatlarına yönelik yeni bir dava dalgasının başlatılmasının arifesinde Türkiye’yle ilgili iki çelişik açıklama yapıldı. İlki, Ankara’da bulunan Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron’dan geldi; İnsan Hakları meselelerini toptan göz ardı ederek Türkiye’nin BK açısından ne kadar değerli olduğuna dair coşkulu bir açıklamaydı bu. Aynı gün Londra’da Avam Kamarasında (İskoç Ulusal Parti parlamenteri) Angus Macneil’in evsahipliğinde yapılan bir toplantıda, üç konuşmacı iyi araştırılmış belgeler temelinde Türk Devlet terörizmine ve İnsan Hakları ihlallerine yönelik sert eleştiriler yaptı. Konuşmacılar, yazar Des Fernandes, Toplumların Suçlanmasına Karşı Kampanya’dan Alex Fitch ve Tecride Karşı Uluslararası Platform’dan Sinan Ersoy’du. Avam Kamarasının toplantısı öncesinde, Platform’un ve TSKK’nın üyeleri Belgrave Meydanı’nda Türk Büyükelçiliği önünde coşkulu bir gece gösterisine katıldılar.
Sinan Ersoy, (Ankara Barosu üyesi ve Çağdaş Hukukçular Derneği başkanı) Selçuk Kozağaçlı’nın Ankara’daki davasına odaklandı. Alex Fitch, Türkiye’nin suçlarının uluslararası anlamda ne denli önemli olduğunun tahlilini yaptı.
“Türkiye aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve ‘Azınlıklar’ını yargılamakta neden ısrar ediyor ve Birleşik Krallık hükümeti neden sessiz kalıyor?” – Konuşmacı Desmond Fernandes
Öncelikle, Türkiye’nin “aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve azınlıklarını” yargılamakta ısrar ettiği GERÇEĞİNE” [1] yakın dönemli örnekler vererek ışık tutmak istedim: Göreceğimiz gibi, hedef gösterme nedeni, anayasanın temelini oluşturan devlet ideolojisinin –bunun yanı sıra ‘derin devlet’ unsurlarının ve hükümet partisinin– çok kültürlülük haklarını ve demokratik hakları, hatta Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinde belirlenen hakları talep edenleri ve Kürt sorununun son bulmasını isteyenleri veya hükümet ve devletin baskıcı eylemlerini tartışanları hala suçlanacak, korkutulacak “DÜŞMANLAR” olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.
Kimler bu, hedefe konulan ‘Diğerleri’? (‘Onlar’dan, parlamenter David Cameron’un bugün Türkiye’de yaptığı konuşmalarda anlamlı bir biçimde bahsedildiklerini söylemek hayli zor): Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, Aramiler, Rumlar; devletin baskıcı doğasına ışık tutmaya çabalayan ‘Atatürkçü olmayan solcular’ ve [çoğu tecrit edilmiş] siyasi suçlular ve onların aileleri; toplu görüşme ve çalışma haklarını savunan sendikacılar; gazeteciler; aydınlar, akademisyenler, müzisyenler; faili meçhullerin yakınları, (Barış Anneleri gibi) barış savunucuları ve bütün bu insanları savunan avukatlar; gençlik grupları... liste böylece uzar gider.
Ve eğer “aydınlar”a –örn. bu kategoriye giren yazarlara, gazetecilere, akademisyenlere; hatta (yarın başlayacak bir davada 15 yıla kadar hapsi istenen) Ferhat Tunç gibi tanınmış müzisyenlere- ve “yayıncılar”a ve “avukatlar”a göz atacak olursak, bütün bu meseleleri ve kaygıları algılayabiliriz:
1) Türk devlet terörünün doğasını ve (esas olarak Türkiye, İran, Irak ve Suriye ulus-devletleri arasında bölünmüş) ‘uluslararası sömürge’ Kürdistan’daki Kürtlere uygulanan soykırımı belgelediği için ‘düşünce suçu’yla 17 yılını cezaevinde geçirmiş bulunan ve şu anda da 1990’larda bu konulara ilişkin çalışmalarını sürdürdüğü için ‘düşünce suçu’yla 202 yıl mahkumiyetle yüz yüze olan İSMAİL BEŞİKÇİ. Prestijli Çağdaş Hukukçular Derneği dergisinde yer alan ‘Ulusların kendi kaderlerini tayin hakları ve Kürtler’ başlıklı makalesi üzerine İstanbul başsavcılığı tarafından aleyhine suç duyurusunda bulunuldu. Ankara Düşünce Özgürlüğü İnisiyatifi bu konuda şu açıklamayı yapmıştı:
Başsavcının cezalandırılmasını istediği şey “PKK propagandası” değil düşünce ve ifade özgürlüğü ve bu da, egemen sınıfın kabul etmeyi kabul etmiş olduğu sınırlı hak ve özgürlüklere tecavüzde bulunmaya nasıl da teşne olduğunu açıkça ve bir kez daha gösteriyor...
Herhangi bir yargılama, Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 19. Maddesi çerçevesinde Türkiye’nin yükümlülüklerinin ihlali anlamına gelecektir. Akademisyen Van Bruinessen’in, Kürtlere yönelik baskıların ve soykırımın doğasına ilişkin araştırma yürüten bilim adamından söz ederken dediği gibi: “Türk tarihinde başka hiçbir yazar Beşikçi’nin kamuya açık hemen her konuşmasının ardından olduğu gibi bu kadar çok dava ve mahkumiyetle yüzyüze kalmamıştır.[2] Beşikçi’nin Türkiye’nin hukuk sistemiyle çatışmaları, sistemde neyin yanlış gittiğini, herhangi bir soyut siyasi veya hukuki analizin yapamayacağı kadar açık biçimde göstermekte ve resmi bir biçimde beyan olunmuş insan hakları ve demokratik değerlerin Kürt meselesinin söz konusu olduğu durumlarda hükümsüz olduğunu açığa çıkartmaktadır. Sessizliğe gömülmesi için yapılan tüm baskılara rağmen yazmayı ve konuşmayı sürdüren Beşikçi, Kürtler ve Türkiye’deki insan hakları hareketi için güçlü ve önemli bir sembol haline gelmiştir”.
Beşikçi’nin davasında, Kürtlerin, uluslararası hukukta ırkçı ve baskıcı ve daha da açıkçası, -Beşikçi’nin başka yazılarında da ifşa etmiş olduğu gibi- soykırımsal rejimde kendi kaderini sorgulama HAKLARINI, prestijli Çağdaş Hukukçular Derneği dergisinde tartışmak, sözde Anti-Terör yasaları çerçevesinde bir ‘suç’ olarak yaftalanıyor. Soykırım güden ve baskıcı devletin “terörist yaftalı” ve genişletilmiş anti-Kürt ajandaları, Ankara Düşünce Özgürlüğü İnisiyatifi’nin son raporunda dile getiriliyor:
“İsmail Beşikçi Bir Kez Daha Yargılanıyor... Yeter! İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ‘demokratikleşme’ girişimleri fiyaskosunun ardından, rejimin her bir parçası Kürtlerin ve eşitlik ve özgürlük temelinde halkların kardeşliğini savunanların yaşamını zehir etmeye yeminli gibi görünüyor...
Kürt partisi Demokratik Toplum Partisi’nin yasaklanması; Kürtlerin seçilmiş yerel temsilcilerinin medya önünde tutuklanmaları; Kürt ilköğretim öğrencilerine karşı ‘terör örgütü mensubu olmak’ gerekçesiyle açılan davalar; Kürtçe dergi ve gazetelere yönelik amansızca saldırılar; her Kürt’ü ‘potansiyel terörist’ gören bir zihniyetin giderek egemen kılınması, ülkenin yeni bir... cehenneme evrildiğine haber veren işaretlerdir.
Ve bu işaretler, hedefin (kükmedenler tarafından her vesilede iddia edildiği gibi) PKK olmadığını, Kürtlerin Kürt kimlikleriyle varolma hakları olduğunu gösteriyor. Bu işaretlerin sonuncusu, Dr. İsmail Beşikçi aleyhine, Çağdaş Hukukçular Derneği’nin dergisinde yayınlanan ‘Ulusların kendi kaderlerini belirleme hakları ve Kürtler’ başlıklı makalesi üzerine İstanbul başsavcısının yaptığı suç duyurusu.
Başsavcı, Beşikçi’nin “Kürtler, son 200 yıldır özgürlük için, özgür bir ülke için mücadele etmekteler; ve bedelini ödüyorlar... Suriye, İran ve Türkiye Kürtleri demir bir elle yönetiyorlar... Kürtlere hükmeden devletler onlara karşı her zaman politik, ideolojik, diplomatik ve askeri güçlerini birleştirebilmişlerdir. Açıktır ki, bu ortak kontrol adalet yaratmaktan çok sürekli ihlallere yol açmaktadır. Bu şartlarda baskıya karşı direnç göstermek meşru bir haktır...” diye yazarken PKK davasının propagandasını yaptığını iddia etmiştir.
“PKK propagandası” bir yana PKK liderliğini açıkça eleştirmiş birini suçlamanın abesliği ve bu temelde bir dava açılmış olması Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğüne karşı bir tehdit olduğunu göstermektedir... Bizim [protestomuz], ilk tepkisi kendi dogmalarını benimsemeyenleri mahkum etmek olan bu rejimin kireçlenmiş reflekslerine karşıdır
-ve, kitaplarımda ve ilgili makalelerimde göstermiş olduğum gibi,[3] bu dogmalar Türkiye’deki “Ötekiler” açısından soykırımsal sonuçlar doğurmaktadır -
[Bizler], “vicdan mahkumları” bu ülkede beşinci kuşağa kadar ulaşırlarken, egemenlerin aynı korku teranelerini sürdürmelerine karşıyız. [Bizler] bu ülkenin birikmiş sorunlarına dair hiç bir alternatif önermenin tartışılamaması bağlamında uygunsuz despotizme karşıyız.”
Dolayısıyla, örneğin, PKK ve KCK’nin süregelen ihtilafa barışcıl bir çözümle ilgili metin ve beyanlarına sadece eleştirel gözle bakmak bile, ayrımcılık ve hedef gösterme anlamına gelir -ki, o metin ve beyanlarda, temel kültürel ve siyasal hakları tanınırsa, her türlü silahlı çatışmaya açıkça son verme çağrısı içeren birtakım önerilerde bulunuyorlardı-.
Anti-terör Yasasının 6. ve 7. Maddeleri çerçevesinde, örneğin [Belge Yayınevinin yayıncısı] Ragıp Zarakolu ve Kürt yazar N. Mehmet Güler KCK Dosyası/Küresel Devlet ve Devletsiz Kürtler adlı bir kitabı yazıp yayınladıkları için “Kürt İşçi Partisinin propagandasını yapmak ve bölücülük” suçlamasıyla yargılanıyorlar. “Kitap, yayınlandıktan ve Diyarbakır Kitap Fuarında sergilendikten hemen sonra 2010 Mayıs ayında yasaklanıp toplatıldı. Savcı Hakan Karaali iddianamesini İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi... ve 8 yıla kadar hapis cezası talep etti. Yayıncı Zarakolu ve yazar Güler suçlamaları kabul etmediler ve Kürt sorununun barışçıl çözümüne yardımcı olmayı ve iki toplum arasında anlayış ve empatiyi geliştirmeyi istediklerini ifade ettiler”.
“Ragıp savcıya Uluslararası Yayınlama Özgürlüğü Komitesi üyesi olduğunu ve 15 yıldır Türkiye Yayıncılar Birliği adına ifade özgürlüğü raporlarını yazdığını ifade etti”:[4] “Bilgi olmadan sorunu anlamak ve bir çözüm bulmak mümkün değildir. Vatandaşların sorunun tüm ayrıntıları hakkında bilgi sahibi olma hakları vardır. Hiç kimsenin [birini] [sadece] devlet söylemi [sınırları içinde] yazmaya zorlama hakkı yoktur... [Bizim] HEPİ TOPU 1000 ADET BASILAN 250 sayfalık araştırmamızı ve akademik kitabımızı propaganda olarak nitelemek çok gülünç”.[5]
Yazar N. Mehmed Güler’se şunları dile getirdi: “Ben Bölgesel Kürt Meclislerinde tarafsız çalışmalar yürüttüm ve Kürt sorununun kısa bir tarihçesini vermeye çalıştım... Bu şimdi de süregiden bir sorun... Geçen yıl yasal Kürt partileri kapatıldı; yüzden fazla Kürt belediye başkanı, eski milletvekili, kanaat önderi, siyasal aktivist, belediye meclisi üyesi tutuklandı. Tüm vatandaşların olup bitenler hakkında bilgi sahibi olma hakları vardır. [Bu konuda] objektif olmaya çalıştım”.[6]
N. Mehmed Güler, ayrıca, "Sıti", "Sabri" ve "Şiyar" adlarında hayali karakterler arasında geçen konuşmalara yer verdiğinden dolayı (Türkiye’deki baskı rejimine karşı verilen Kürt mücadelesine ilişkin “Ölümden Zor Kararlar” adlı) Kürt romanı için 2010 Haziran ayında 15 aylık bir hapis cezası da almıştır. Yakın tarihli bu dava nedeniyle “Uluslararası Pen ve Uluslararası Yayıncılar Birliği, IPA başkanı Bjorn Smith-Simonsen ve Uluslararası PEN Genel Sekreteri Schoulgin tarafından imzalanmış müşterek bir raporla yazar Güler hakkındaki mahkumiyeti kınadılar. Raporda, Türk yetkililer Türkiye’nin de imza koyduğu Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Birliği Temel Haklar Sözleşmesi’nde öngörülen yükümlülüklerine uygun hareket etmeye davet ediliyorlardı.[7]
Bir başka örneğe göz atacak olursak, –burada Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın davasının ayrıntılarını vermeyeceğim, çünkü bildiğim kadarıyla meslektaşım ve Tecrite Karşı Uluslararası Platform (TKUP) üyesi Sinan Ersoy benim konuşmam sonrasında davanın ayrıntılarını aktaracak- Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (UİHF) ile İşkenceye Karşı Dünya Örgütü (İKDÖ) arasındaki müşterek bir program olan İnsan Hakları Savunucularını Koruma Gözlemevi’nin İnsan Haklari Derneği – İHD Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Şubesi Başkanı Muharrem Erbey’in tutuklanmasını ve İHD’nin Diyarbakır’daki bürolarının keyfi bir biçimde aranmasını takiben en derin kaygılarını nasıl ifade ettiklerini görebiliriz.
“24 Aralık 2009 günü sabahı, ‘anti-terör’ şubesine mensup polisler, Diyarbakır Başsavcılığının aralarında insan hakları savunucusu Muharrem Erbey’in de olduğu onlarca sivil toplum aktivisti, Kürt muhalefet üyesi ve gazetecinin tutuklanmasını isteyen emrinin ardından Türkiye’nin en az 11 vilayetinde bir operasyon başlattılar. Daha sonra insan hakları avukatı Muharrem Erbey gözaltına alındı; 26 Aralık 2009 günü Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesince ‘yasadışı bir örgüte üye olmakla’ suçlandı [ve]... Diyarbakır D tipi Cezaevine konuldu”.[8]
Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu’nun dile getirdiği üzere:
Muharrem Erbey, 2009 Eylül ayında azınlık haklarına saygılı olmayı amaçlayan anayasal değişiklikleri tartışmak üzere Diyarbakır’da bir atölye toplanması hazırlıklarına katılmasının [ve] Belçika, İsveç ve İngiltere parlamenterleri önünde Türkiye’deki Kürt azınlığın haklarına ilişkin bir konuşma yapmasının [ve de] 2009 yazında İtalya’da düzenlenen “Kürt Film Festivali”ne Diyarbakır’ın [Kürt] Belediye Başkanının hukuk müşaviri olarak katılmasının ardından yok yere Koma Civaken Kurdistan - KCK olarak bilinen yasadışı silahlı örgütün uluslararası ilişkiler temsilcisi olmakla suçlanmaktadır.
Ayrıca, eşzamanlı olarak polis herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın Diyarbakır’daki İHD bürolarına baskın yapmaya kalkışmıştır. İHD üyelerinin yaptıkları itirazlar üzerine, beş dakika içinde bir mahkeme emri almışlar ve İHD’nin bilgisayarlarına ve belgelerine el koymuşlardır. El konulan belgelerin içinde 21 yıldır toplanan ve meçhul faillerce işlenen siyasi cinayetler, ortadan kaybedişler ve işkence olayları gibi ciddi insan hakları ihlallerini belgeleyen özel arşiv materyali de vardı.
Gözlemevi, İnsan Hakları Derneği (İHD)’nin Türkiye’de insan hakları ve demokrasinin gelişiminde çok hayati bir rol oynamış olduğunu hatırlatmaktadır. Gözlemevi genel olarak İHD ve üyelerinin karşılaştığı büyük baskıyla ve özel olarak da Genel Başkan Yardımcısına yönelik, insan hakları eylemlerini 9 Aralık 1998 tarihinde BM Genel Kurulunca benimsenen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Savunucuları Beyannamesine aykırı olarak engellemeyi amaçlayan tutuklamayla yakından ilgilenmektedir. Gözlemevi
- İngiltere PEN ve diğer destekçilerle birlikte-
Türk makamlarından Bay Erbey’in tutuklanan diğer tüm insan hakları savunucuları ile birlikte derhal ve kayıtsız şartsız serbest bırakmalarını istemiştir.[9]
Fakat insan hakları savunucularının, “yazarlar, aydınlar, avukatlar, yayıncılar, müzisyenler”in Türkiye’deki “Diğerleri”ne uygulanan ayrımcılıkla ilgili önemli ihlaller hakkında insan haklarını savunmaya cüret ettikleri için suçlanmaları ve yargılanmaları devam ediyor. Ve parlamenter David Cameron’un Türkiye’deyken bu konulardan söz etmekten ve yüzleşmekten kaçınması son derece talihsiz olmuştur. Bu arada –Cameron’un bu ‘ayrıntıları’ açıkça göz ardı etmesine rağmen- (BM Soykırım Sözleşmesinin en az 2 maddesince tanımlanan) soykırım;[10] savaş suçları; cezaevlerindeki ve devlet güçlerince yapılan işkenceler; insan hakları savunucularının, yazarların, sanatçıların ve müzisyenlerin yargılanmaları; çocukların Anti-Terör yasaları kapsamında yargılanmaları; siyasi mahkumların onları en temel insan hakları teminatlarından mahrum bırakacak biçimde tecritleri (ayrıca onlara destek vermeye çalışanların izlenmeleri); Kürt gerillaların cesetlerine devlet güçlerince kötü davranılması; Kürt yerleşim bölgelerindeki ormanların yakılması ve Türk ve İran ve denildiğine göre Suriye devletleri[11] ile ABD-NATO güçleri[12] arasındaki kuzey Irak (güney Kürdistan) ve Suriye ve İran’daki Kürt bölgelerinin yoğun şekilde bombalanmasına yol açan işbirliği sürüyor.
Tecrite Karşı Uluslararası Platform (TKUP)’un ifade ettiği üzere: “15 Haziran 2010’da, Türkiye’nin 3 farklı kentinde (Ankara, İzmir, İstanbul) evler ve demokratik dernekler polisin baskınına uğradı. 28 kişi gözaltına alındı, 17’si cezaevine konuldu... Çoğu tutuklu yakınları derneği TAYAD’ın üyeleriydi... TAYAD [üyeleri]... [Türkiye’deki] tecrit hücrelerinde bulunan hasta mahkumların öldürülmelerine muhalefet ettikleri, 2000-2009 arasında tamı tamına 309 mahkumun katlinden sorumlu AKP hükümetini protesto ettikleri ve katledilen kanser hastası [mahkum] Güler Zere’nin cenazesine katıldıkları bahanesiyle tutuklandı. Bu “tutuklamalar”, TKUP’un söylediğine göre, “adaletsiz, hukuka aykırı ve keyfi”dir. Hasta mahkumları desteklemek bir suç olarak görülemez. 17 TAYAD üyesinin derhal serbest bırakılmasını ve tecrit [politikasına] son verilmesini talep ediyoruz.
2010 Haziran’ında, “Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (UGF) ... Express dergisinden gazeteci İrfan Aktan’ı bir yıl üç ay hapse mahkum eden bir mahkemenin kararını ‘cezai ve çok sert’ olduğu gerekçesiyle kınadı. Aktan’ın suçu yazısında Kürt İşçi Partisi PKK üyesinden ve Özgür Halk gazetesinden alıntı yapmasıydı... ‘Bu acımasız ve Türk gazetecileri korkutmayı amaçlayan korkunç bir karardır’ diyordu UGF Genel Sekreteri Aidan White. 'Bu dava ceza yasası ve anti-terör yasasının özgür ifadeye baskı uygulamak için nasıl kullanıldığını açıkça göstermiştir’... ‘Ceza hukuku ve anti-terör yasasındaki bu hükümler gazeteciler üzerinde Demokles’in kılıcı gibi durmaktadır’ diyordu, IFJ üyesi Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Başkanı Ercan İpekçi”.[13]
“Bir yayıncı ... [da] 2009 Ocak ayında beş aya mahkum edildi” diye belirtiyor Uluslararası PEN, “bu ceza 3.000 TL (2,000€) para cezasına çevrildi. Kendisine daha hafif bir ceza teklif edilmiş fakat o, gelecekte benzer bir suç işlememeye söz vermesi talebine uymayı reddetmiştir. Bahsi geçen yayıncı bir kitaptan mahkum olmuştur”, ki, -açıkça söylemek gerekirse- “bu kitapta, devletin mafyayla bağlantıları olduğu ve ‘faşist diktatörlük’ten bahisle geçmişte Kürtler’e yönelik katliamlar olduğu ileri sürülüyordu”.[14] Bu barış savunusu sonucunda kendilerini sanık durumda buluyorlar. Bir örnek vermek gerekirse:
● “61 yaşındaki Barış Annesi Sultan Acıbuca’ya, 8 Mart 2008’de İzmir’de Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla söylediklerinden ötürü 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi. İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi Acıbuca’yı ‘PKK üyeliği’ ile 6 yıl 3 aya mahkum etti”.[15] Ve bu suçlamanın ve mahkumiyetin gerekçeleri neydi?: “Acıbuca ‘1 Eylül Dünya Barış Günü yürüyüşüne katılmak, Hrant Dink cinayetini lanetlemek ve Kadınlar Günü’nde Barış istemek’le suçlandı”.[16]
“Mahkeme mahkumiyeti Türk Ceza Yasası (TCY)’nun 314/2. maddesiyle bir ceza artırımı getiren Anti-Terör Yasası (TMY)’nın 5. maddesine dayandırdı... Acıbuca’nın,”
-İstanbul’daki Ermeni gazetesi Agos’un sahibi ve Ermeni soykırımını ‘soykırım’ olarak niteleyen ve katledilmeden önce bundan dolayı suçlamalarla karşılaşan-
“Türk-Ermeni gazeteci Hrant Dink’in katlini lanetlemesi” bir suç olarak görüldüğü gibi 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle yapılan bir mitinge katılması, Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü’nde barış çağrısı yapması ve üç basın açıklamasına izleyici olarak katılması da suç olarak değerlendirildi. Acıbuca'nın avukatı Nezahat Paşa Bayraktar müvekkilinin savunmasını 9 Haziran [2010]’daki duruşmada sundu. Acıbuca’nın basın açıklamasına katılmasının iç hukukun ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yasal teminatı kapsamında olduğunu beyan etti. Söz konusu eylemlerin bir suç teşkil etmediğini söyledi. Bir anneyi barışı savunduğu için yargılamak hukuka aykırıydı, Bayraktar’a göre. Bayraktar, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince düşünce ve ifade özgürlüğünün ihlali nedeniyle sayısız kere mahkum edildiğine dikkat çekti. İncal-Türkiye arasındaki davaya isnatta bulunan avukat müvekkilinin eylemlerinin herhangi bir suç teşkil etmemesi nedeniyle beraatini talep etti”.[17]
2010 Haziran ayı sonlarında, Diyarbakır’dan 98 örgüt müşterek bir açıklamada bulundu. “Baro, sivil toplum örgütleri, meslek örgütleri, insan hakları örgütleri ve sendikalar tarafından imzalanan açıklama... Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) Başkanı... tarafından okundu... Örgütler diğer konuların yanı sıra “düşünce özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik engellerin ‘Kürt sorununun her açıdan özgürce tartışılmasını engellemelerine rağmen’ hala kaldırılmadıklarına işaret etti”.[18] ‘Diğer’ sorunları tartışılması da, hem benim sunumumda hem de meslektaşlarımın sunumlarında bu akşam açıkça gösterileceği gibi, şaşırtıcı usullerle engellenmiştir.
BK hükümetinin, parlamenter David Cameron’un tam şu anda Türkiye’yi ziyaret ediyor olmasına rağmen, bu acil konuların çoğunda “neden” bu kadar utanmazca sessiz kaldığı sorusu karşısında birkaç varsayımım var:
1) ABD hükümeti, BK’ın, duruma ve etnik meselelere bakmaksızın, Türkiye’ye destek vermesini istiyordur.
2) Türkiye, bir “NATO müttefiği”dir ve ‘kirli’ geçmişinde ve ‘Diğerleri’ne karşı sürdürülen soykırım savaşlarında ABD-BK ve NATO desteği almıştır.[19]
3) Türkiye, ABD destekli ‘Teröre Karşı Savaş’ın bir parçasıdır, bundan ötürü -ABD hükümeti bunu bir dava gördüğü sürece- (ABD yönetimi tarafından tanımlanan ve BK hükümetinin dikkate almak zorunda olduğu) birtakım ‘aşırılıklar’dan ‘mazur görülüyordur’. Parlamenter Cameron’un Ankara’da “Türkiye büyük bir NATO müttefiğidir ve Türkiye, ister El Kaide’den ister PKK’den gelsin, her türde terörizmle mücadele etme kararlılığımızı paylaşmaktadır” biçimindeki konuşması bunu kanıtlamaktadır.[20] Bu beyanın gösterdiği üzere, ‘her türde terörizm’, Türkiye’nin belirlediği gibi, [genelde KCK-PKK terörizmiyle savaş’ bahanesini kullanarak] en temel ifade özgürlüklerine bir saldırıya yol açmıştır.
4) Bu durum, en azından silah ve petrol sanayi açısından, BK’la kârlı ticaret sağlamaktadır (örn. büyük oranda Türkiye’den geçecek olan Bakü-Tiblis-Ceyhan boru hattının sahipleri enerji şirketleri ve BP’ün oluşturduğu bir konsorsiyumdur. Konsorsiyumun hissedarlarının %30.1 gibi önemli oranı BP mensubudur).[21]
5) BK, John Pilger, Mark Curtis -The Ambiguities of Power: British Foreign Policy since 1945 (Zed, 1995), The Great Deception: Anglo-American Power and World Order (Pluto, 1998) ve Web of Deceit: Britain's Real Role in the World (Vintage, 2003)’de– ve (Britanya hükümetinin Türkiye’nin ısrarlı istekleri doğrultusunda Ermeni soykırımını inkar etmesine atıfta bulunan) Robert Fisk’in açıkça dile getirdikleri gibi, dış politika müzakerelerinde asla “ahlaki” veya “etik” davranmamıştır. Bu gerçeği kabullenmek ve eğer anlamlı bir değişikliği hedefliyorsak böylesi bir yönelime muhalefet etmek zorundayız.
Şu destek mesajları okunmuştur:
● “Bizler, Ankara İnisiyatifi üyeleri olarak parlamenterler toplantısına katılanlara en içten selamlarımızı göndermek ve hükümetin ifade özgürlüğüne karşı saldırısına göğüs germe sürecinde uluslararası dayanışmanın hayati olduğunu vurgulamak isteriz...” - Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi.
● “27 Temmuz günüyle ilgili: Kürt özgürlük mücadelesini sonuna kadar destekliyor ve ifade özgürlüğüne yönelik saldırıları kınıyorum. Ne yazık ki, 27 Temmuz için angajmanlarım var. Lütfen toplantı katılımcılarına özürlerimi ve dayanışma duygularımı iletiniz. Dilerim kampanya çok başarılı olur.” - Peter Tatchell.
Aşağıdaki dilekçeler katılımcılar tarafından imzalanmıştır:
Dilekçe 1 Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı’nın dikkatine
Bizler, 27 Temmuz 2010 günü Londra’da (BK Parlamentosu) Avam Kamarasında gerçekleşen “Türkiye aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve ‘Azınlıklar’ını yargılamakta neden ısrar ediyor” toplantısının katılımcıları, Dr. İsmail Beşikçi’nin yargılanmasını şiddetle kınıyor ve kendisi aleyhine İstanbul başsavcısı tarafından –‘Ulusların kendi kaderlerini tayin hakları ve Kürtler’ başlıklı makalesinin Çağdaş Avukatlar Derneği dergisinde yayınlanmasını takiben “PKK propagandası” bahanesiyle- yüklenen suçlamaların düşürülmesini istiyoruz.
Beşikçi’nin 28 Temmuz’da İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinde karşılaştığı suçlamalar onun ifade özgürlüğü hakkının açıkça ihlalidir ve ifade özgürlüğü hakkını koruyan uluslararası standartlara aykırıdır. Herhangi bir mahkumiyet Türkiye’nin Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 19. Maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesi kapsamındaki yükümlülüklerinin ihlali olacaktır.
Türkiye Adalet Bakanı
Sadullah Ergin
Fax: 0090 312 417 71 13
E-mail: sadullahergin@adalet.gov.tr
Dilekçe 2 Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı’nın dikkatine
Bizler, 27 Temmuz 2010 günü Londra’da (BK Parlamentosu) Avam Kamarasında gerçekleşen “Türkiye aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve ‘Azınlıklar’ını yargılamakta neden ısrar ediyor” toplantısının katılımcıları yayıncı Ragıp Zarakolu ve yazar Mehmet Güler’in yargılanmalarını şiddetle kınıyor ve kendilerine 20 Temmuz’da İstanbul başsavcısı tarafından –KCK Dosyası/Küresel Devlet ve Devletsiz Kürtler adlı kitapdan dolayı Anti-Terör yasasının 7. Maddesi kapsamında- yüklenen suçlamaların düşürülmesini istiyoruz.
Bizler, İngiliz PEN gibi, Ragıp Zarakolu ve Mehmet Güler’in ifade özgürlüğü hakkını koruyan uluslararası standartlara aykırı olarak b,r kez daha yargılanıyor olduklarını öğrenmekten son derece hayal kırıklığına uğradık. Herhangi bir mahkumiyet Türkiye’nin Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 19. Maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesi kapsamındaki yükümlülüklerinin ihlali olacaktır.
Türkiye Adalet Bakanı
Sadullah Ergin
Fax: 0090 312 417 71 13
E-mail: sadullahergin@adalet.gov.tr
Dilekçe 3 Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı’nın dikkatine
Bizler, 27 Temmuz 2010 günü Londra’da (BK Parlamentosu) Avam Kamarasında gerçekleşen “Türkiye aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve ‘Azınlıklar’ını yargılamakta neden ısrar ediyor” toplantısının katılımcıları, Eruh-Çirav Festivali’nde yaptığı bir konuşma nedeniyle 15 yıl mahkumiyetle yüz yüze olan sanatçı ve müzisyen Ferhat Tunç’un yargılanmasını şiddetle kınıyoruz.
Diyarbakır’da 28 Temmuz 2010 günü Anti-Terör Kanununun 7/2. maddesi çerçevesinde görülecek dava dolayısıyla, Freemuse’un: “Türk Otoritelerinin meslektaşlarımıza yönelik sürekli tacizlerinden derin kaygı duymaktayız. Fikirlerin suçlanmasının insan haklarının korunması açısından temel bir engel olduğunu düşünüyoruz ve Türkiye, İnsan Hakları ve Özgür İfade kayıtlarının uluslararası denetime tabi olduğu bir süreçte sanatçılarını sansürlemeye ve yargılamaya devam ediyor. Ferhat Tunç çeşitli vesilelerle barışçıl bir çözüme olan inancını ifade etmiştir. Kendisi daima uluslararası insan hakları sözleşmelerine uygun ifade özgürlüğünü savunmuştur. Ferhat Tunç’a karşı yürütülen davanın acilen düşürülmesini saygılarımızla talep ediyoruz”.
Türkiye Adalet Bakanı
Sadullah Ergin
Fax: 0090 312 417 71 13
E-mail: sadullahergin@adalet.gov.tr
Dilekçe 4 Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı’nın ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Tahkikat Komisyonu’nun dikkatine
Bizler, 27 Temmuz 2010 günü Londra’da (BK Parlamentosu) Avam Kamarasındaki “Türkiye aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve ‘Azınlıklar’ını yargılamakta neden ısrar ediyor” toplantısının katılımcıları, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın, 19 Aralık 2000 günü cezaevlerindeki askeri saldırıdan sorumlu olanların yargılanmasını istemesi nedeniyle yargılanmasını şiddetle kınıyoruz.
Selçuk Kozağaçlı aleyhine, sadece: “Cezaevlerindeki bu katliamdan sorumlu bireyler açığa çıkartılmadığı sürece, adli ve siyasi otoritelerin temsilcileri bu suçun sorumluluğunu taşıyacaklardır” dediği için adli kovuşturma başlatılmıştır.
29 mahkumun yaşamını kaybettiği böylesine büyük bir suçtan sorumlu kişilerin yargılanmasını talep etmek bir suç olamaz.
Selçuk Kozağaçlı’ya yönlendirilen suçlamaların, bu eylemin konuşma ve düşünce özgürlüğüne saldırı olması nedeniyle derhal düşürülmesini talep ediyoruz.
"Selçuk Kozağaçlı’yı yargılamayın, mahkumların katlinden sorumlu olanları yargılayın”.
Türkiye Adalet Bakanı
Sadullah Ergin
Fax: 0090 312 417 71 13
E-mail: sadullahergin@adalet.gov.tr
Türkiye Büyük Millet Meclisi, İnsan Hakları Tahkikat Komisyonu
Zafer Üskül
Fax: 0090 312 420 53 94
[1] Kürt bağlamında, Kürtlerin demografik açıdan bugün güneydoğu Türkiye’deki (kuzeybatı Kürdistan’daki) nüfusun çoğunluğunu oluşturdukları not edilmelidir.
[2] Daha fazla ayrıntı için, bkz. Munoz, E. (1998) Scientists Clash With The State in Turkey (The American Association for the Advancement of Science, 1998 – http://shr.aaas.org/scws/cs4.htm ). O raporda dile getirdiği gibi: “Sosyolog İsmail Beşikçi’nin davası Türkiye’deki ifade özgürlüğü sınırlarının sosyal bilimcileri nasıl etkilediğine dair trajik bir örnektir... Beşikçi'nin kariyerinin başlangıcındaki hukukla çatışmaları bugüne kadar süren yargılamaların tekrarı açısından model oluşturmaktadır...
Bu raporun yazılışı sırasında (1998), Türk otoriteleri hemen tüm kitap ve makaleleri için Beşikçi aleyhine en az otuz yedi dava açmışlardır... İsmail Beşikçi aleyhine yürütülen yargılamalar, hapis cezaları, kötü muamele ve para cezaları ve Türkiye’nin güneydoğusu hakkında bilimsel çalışmalarını yayınladığı görüşlerini barışçıl bir biçimde ifade ettiği için Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden atılması akademik özgürlüğe ve temel insan haklarına yönelik ciddi ihlaller demektir. Hükümetin eylemleri onun mesleki sosyolojik çalışmalarını yürütme hakkına da tecavüzdür. Beşikçi’nin ifade özgürlüğü hakkından yararlandığı için yargılanması Türkiye’nin Avrupa İnsan Haklarını Koruma Sözleşmesi ve Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Nihai Belgesi (OSCE) tarafından belirlenmiş düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkını; ifade özgürlüğü hakkını ve toplanma ve örgütlenme hakkını tanıma yükümlülüklerine aykırıdır. Türkiye uluslararası hukuk çerçevesinde bu hakları teminat altına almak ve Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nde sayılan temel insan hakları ilkelerine uymak zorundadır”.
[3] Bkz. Kitaplarım Modernity, 'Modernisation' and the Genocide of Kurds and 'Others' (Apec, Stockholm, 2010) and The Kurdish and Armenian Genocides: From Censorship and Denial to Recognition? (Apec, Stockholm, 2007). İlgili makaleler için bkz. Skutnabb-Kangas, T. ve Fernandes, D. (2008) 'Kurds in Turkey and in (Iraqi) Kurdistan - A Comparison of Educational Linguistic Human Rights in Two Situations of Occupation', Genocide Studies and Prevention [Uluslararası Soykırım Araştırmacıları Birliği resmi yayın organı], Cilt 3[1].
[4] Belge Basın Açıklaması, 21 Temmuz 2010.
[5] Belge Basın Açıklaması, 21 Temmuz 2010.
[6] Belge Basın Açıklaması, 21 Temmuz 2010.
[7] Önderoglu, E. (2010) 'ANTİ-TERÖR YASASI KAPSAMINDA MAHKUM EDİLEN EDEBİYAT: Yazar Güler Roman Kahramanları Adına Mahkum Oldu’, Bia News, 11 Haziran 2010 (Erişim: http://bianet.org/english/freedom-of-expression/122661-author-guler-sentenced-on-behalf-of-novel-characters).
[8] FIDH (2010) 'İnsan Hakları Derneği Ateş Hattında', 29 Aralık 2009 (Erişim: http://www.fidh.org/The-Human-Rights-Association-IHD-remains-in-the ).
[9] FIDH (2010) 'İnsan Hakları Derneği Ateş Hattında', 29 Aralık 2009 (Erişim: http://www.fidh.org/The-Human-Rights-Association-IHD-remains-in-the ).
[10] Bu konuya ilişkin daha kapsamlı bir inceleme ve analiz için, Tove Skutnabb-Kangas’ın benzer makalelerine ve ayrıca benim Modernity, 'Modernisation' and the Genocide of Kurds and 'Others' (Apec, Stockholm, 2010), The Kurdish and Armenian Genocides: From Censorship and Denial to Recognition? (Apec, Stockholm, 2007) ve Skutnabb-Kangas, T. and Fernandes, D. (2008) 'Kurds in Turkey and in (Iraqi) Kurdistan - A Comparison of Educational Linguistic Human Rights in Two Situations of Occupation', Genocide Studies and Prevention [Uluslararası Soykırım Araştırmacıları Birliği resmi yayın organı], Cilt 3[1]’e bakılabilir.
[11] Bkz. Debka File (2010) 'Syria massacres Kurds aided by Turkey's Israel-made drones', Debka File, 17 Temmuz 2010 (Erişim: http://www.debka.com/article/8916/ ). Bu raporda şunlar yer alıyor: “Suriye askerleri ve Kürt aşiret üyeleri, Suriye ordusu Haziran sonunda dört kuzeydoğu Kürt kasaba ve köyünü tahrip ettiği için şiddetli çatışma içindeler; DEBKAfile’ın askeri ve istihbarat kaynakları raporu. Yüzlerce Kürt’ün öldüğü rapor ediliyor. Suriye’nin eylemi İsrail’in Türkiye’ye sattığı Heron (Eitan) casus uçaklarınca destekleniyor”. Ayrıca bkz. Ergil, D.(2010) 'Russia, Syria and the Kurds', Today's Zaman, 21 Temmuz 2010; orada şöyle diyor Ergil: “Yüzlerce Kürt^ün öldüğü bildiriliyor. Bu Suriye silahlı kuvvetleri rutin bir refleksi olabilir. Yeni olan şey Suriye’nin harekatının, Başbakan Tayyip Recep Erdoğan’ın şahsi emirlerinde yer aldığı söylendiği üzere İsrail’in Türkiye’ye sattığı Heron casus uçaklarınca desteklenmesidir... İnsansız uçaklar Suriye sınırları boyunca Kürtlerin hareketlerini izlemek için kullanılıyor. İnsansız hava taşıtlarının Şam’a yardımının, onları düşman devlet veya kurumların hizmetinde kullanılmalarını yasaklayan İsrail-Türkiye satış sözleşmesine aykırı olduğu söyleniyor... Kürt kuşatılmış bölgeleri olan Ortadoğu devletlerinin Kürt ‘sorununu’ sadece askeri yöntemlerle çözebilmesi hayli ironiktir. Bu yöntemin ne kadar çok insan gücü (can), maddi kaynak ve zaman harcayacağı bilinmiyor...”.
[12] Bkz. Benim Modernity, 'Modernisation' and the Genocide of Kurds and 'Others' (Apec, Stockholm, 2010) kitabım.
[13] IFJ (2010) 'IFJ Condemns Jailing of Journalist in Turkey', Info Turk, Haziran 2010 (Erişim: http://www.info-turk.be/382.htm#Last ).
[14] Uluslararası PEN, Uluslararası Yayıncılar Birliği ve Sansür Endeksi (2009) 'NGO in Consultative Status with ECOSOC: Contribution to the Universal Periodic Review Mechanism, 8th session of the Working Group of the Universal Periodic Review, Türkiye Eki, 9 Kasım 2009', Uluslararası PEN, Uluslararası Yayıncılar Birliği ve Sansür Endeksi (2009), sayfa 4 (Erişim: http://www.internationalpublishers.org/images/stories/MembersOnly/FTPC/UPR/turkey%20upr%20_3_.pdf ).
[15] Freedom of Expression Weekly Bulletin (2010) 'Peace Mother gets 6 years and 3 months of prison sentence', Info Turk, Sayı 24/10, 11 Haziran 2010 (Erişim:
Tüm Soykırım Kurbanları ve ‘Belge Yayınevi’nin Dostları’ ile Dayanışma
Londra Avam Kamarası’nda Kamuya Açık Toplantı
İstanbul’da İsmail Beşikçi (sosyolog) ve Zeycan Balcı Şimşek’in (avukat) ve Ankara’da da Selçuk Kozağaçlı’nın (Ankara Barosu üyesi ve Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı) ‘Düşünce Suçu’ gerekçesiyle görülecek davalarının arifesinde toplantıya davetlisiniz:
“Türkiye aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve ‘Azınlıklar’ını yargılamakta neden ısrar ediyor ve Birleşik Krallık hükümeti neden sessiz kalıyor?”
27 Temmuz 2010, Salı, 18-19.15
Committee Room 19, House of Commons, Westminster, London SW1
Destekleyen ve düzenleyen: Parlamenter Angus MacNeil
Başkan: Eilian Williams
Katkı verenler:
1 Sinan Ersoy, "Tecride Karşı Uluslararası Platform"
2 Desmond Fernandes (Modernity, 'Modernisation' and
the Genocide of Kurds and 'Others' and The Kurdish and Armenian
Genocides/ Modernite, ‘Modernizasyon’ ve Kürtlere ve
‘Diğerleri’ne karşı uygulanan Soykırım ve Kürt ve
Ermeni Soykırımları makalesinin yazarı)
3 Alex Fitch (Cemaatlerin Suçlanmasına Karşı Kampanya)
Yine aynı gün: Yukarıdaki soruyu yüksek sesle dile getirmek üzere saat 24’de
(Hyde Park Corner yakınlarındaki) Türk Büyükelçiliği önünde gece nöbeti
Daha fazla bilgi için, Eilian Williams, eilian@talktalk.net Tel: 07718982732’le temasa geçiniz.
Arkaplan Bilgileri:
(Kurucuları arasında Fikret Başkaya, Temel Demirer, Sait Çetinoğlu, Ragıp Zarakolu, Baskın Oran ve Recep Maraşlı’nın da olduğu) Ankara Düşünce Özgürlüğü İnisiyatifi:
“İsmail Beşikçi Bir Kez Daha Yargılanıyor... Yeter! İktidardaki partinin ‘demokratikleşme’ girişimleri fiyaskosunun ardından, rejimin her bir parçası Kürtlerin ve eşitlik ve özgürlük temelinde halkların kardeşliğini savunanların yaşamını zehir etmeye yeminli gibi görünüyor... Kürt partisinin [DTP] yasaklanması; Kürtlerin seçilmiş yerel temsilcilerinin medya önünde tutuklanmaları; Kürt ilköğretim öğrencilerine karşı ‘terör örgütü mensubu olmak’ gerekçesiyle açılan davalar; Kürtçe dergi ve gazetelere yönelik amansızca saldırılar; her Kürt’ü ‘potansiyel terörist’ gören bir zihniyetin giderek egemen kılınması, ülkenin yeni bir... cehenneme evrildiğine haber veren işaretlerdir. Ve bu işaretler, hedefin... Kürtlerin Kürt kimlikleriyle varolma hakları olduğunu gösteriyor.
“Bu işaretlerin sonuncusu, Dr. İsmail Beşikçi aleyhine, Çağdaş Avukatlar Derneği’nde yaptığı ‘Ulusların kendi kaderlerini belirleme hakları ve Kürtler’ başlıklı konuşmasını takiben... İstanbul başsavcısının yaptığı [abuk subuk] suç duyurusu. Başsavcının cezalandırılmasını talep ettiği şey düşünce ve ifade özgürlüğüdür; ve bu da, egemen sınıfın kabul etmeyi kabul etmiş olduğu sınırlı hak ve özgürlüklere tecavüzde bulunmaya nasıl da teşne olduğunu açıkça ve bir kez daha gösteriyor.”
Akademisyen Van Bruinessen’in ileri sürmüş olduğu gibi: “Türk tarihinde başka hiçbir yazar Beşikçi’nin kamuya açık hemen her konuşmasının ardından olduğu gibi bu kadar çok dava ve mahkumiyetle yüzyüze kalmamıştır. Beşikçi’nin Türkiye’nin hukuk sistemiyle çatışmaları, sistemde neyin yanlış gittiğini, herhangi bir soyut siyasi veya hukuki analizin yapamayacağı kadar açık biçimde göstermekte ve resmi bir biçimde beyan olunmuş insan hakları ve demokratik değerlerin Kürt meselesinin söz konusu olduğu durumlarda hükümsüz olduğunu açığa çıkartmaktadır. Sessizliğe gömülmesi için yapılan tüm baskılara rağmen yazmayı ve konuşmayı sürdüren Beşikçi, Kürtler ve Türkiye’deki insan hakları hareketi için güçlü ve önemli bir sembol haline gelmiştir”.
Beşikçi’nin davasıyla aynı gün, (Ankara Barosu üyesi ve tüm Türkiye’deki 2,500 ilerici avukatı temsil eden Çağdaş Hukukçular Derneği –ÇHD- Başkanı) Selçuk Kozağaçlı da yargılanıyor. ÇHD’nin İstanbul Şubesinin dile getirdiği gibi: “19 Aralık 2000 cezaevi katliamından bu yana(i) 10 yıl geçmiştir. 10 adli yıldan sonra, insanlara karşı işlenen ağır suçu takiben geçen 10 yıldan sonra, bu cinayet suçu zamanaşımıyla karşı karşıya.... İnsanlara karşı, [bu] ağır suçu işleyenlerden... hesap sorulmadı. Sorumlu tutulması gerekenler, [tam tersine] terfi ettirildiler. Cezaevleri genel müdürü olarak bu katliamın planlanmasında rol oynayan Ali Suat Ertosun önce olağanüstü hizmetleri için devlet madalyasıyla ödüllendirildi ve sonra da Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyesi olarak atandı. Kendisine bu madalyayı verenler ve onu bu makama getirenler onun adli sicilini değil cezaevi katliamındaki kanlı rolünü esas almışlardır...
“Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) başkanı Selçuk Kozağaçlı, katliamın yıldönümünde söylediklerinden dolayı [inanılır gibi değil ama] yargılanıyor: ‘Ali Suat Ertosun için en uygun yer sanık sandalyesiydi. Cezaevi katliamı onun şahsında mahkum edilmedikçe, yargı ve yürütme erki bu suçun işbirlikçileri olarak kalır.’”
AvEG-Kon
Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu
Tüm Soykırımların Kurbanlarıyla Dayanışma (TSKD)
Parlamenter David Cameron'un Ankara’da utanmadan gözardı ettiği Türk
Devlet terörünün kirli yüzü aynı gün Avam Kamarasında sergilendi
Bu hafta (27 Temmuz) Salı günü Türk yazar ve avukatlarına yönelik yeni bir dava dalgasının başlatılmasının arifesinde Türkiye’yle ilgili iki çelişik açıklama yapıldı. İlki, Ankara’da bulunan Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron’dan geldi; İnsan Hakları meselelerini toptan göz ardı ederek Türkiye’nin BK açısından ne kadar değerli olduğuna dair coşkulu bir açıklamaydı bu. Aynı gün Londra’da Avam Kamarasında (İskoç Ulusal Parti parlamenteri) Angus Macneil’in evsahipliğinde yapılan bir toplantıda, üç konuşmacı iyi araştırılmış belgeler temelinde Türk Devlet terörizmine ve İnsan Hakları ihlallerine yönelik sert eleştiriler yaptı. Konuşmacılar, yazar Des Fernandes, Toplumların Suçlanmasına Karşı Kampanya’dan Alex Fitch ve Tecride Karşı Uluslararası Platform’dan Sinan Ersoy’du. Avam Kamarasının toplantısı öncesinde, Platform’un ve TSKK’nın üyeleri Belgrave Meydanı’nda Türk Büyükelçiliği önünde coşkulu bir gece gösterisine katıldılar.
Sinan Ersoy, (Ankara Barosu üyesi ve Çağdaş Hukukçular Derneği başkanı) Selçuk Kozağaçlı’nın Ankara’daki davasına odaklandı. Alex Fitch, Türkiye’nin suçlarının uluslararası anlamda ne denli önemli olduğunun tahlilini yaptı.
“Türkiye aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve ‘Azınlıklar’ını yargılamakta neden ısrar ediyor ve Birleşik Krallık hükümeti neden sessiz kalıyor?” – Konuşmacı Desmond Fernandes
Öncelikle, Türkiye’nin “aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve azınlıklarını” yargılamakta ısrar ettiği GERÇEĞİNE” [1] yakın dönemli örnekler vererek ışık tutmak istedim: Göreceğimiz gibi, hedef gösterme nedeni, anayasanın temelini oluşturan devlet ideolojisinin –bunun yanı sıra ‘derin devlet’ unsurlarının ve hükümet partisinin– çok kültürlülük haklarını ve demokratik hakları, hatta Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinde belirlenen hakları talep edenleri ve Kürt sorununun son bulmasını isteyenleri veya hükümet ve devletin baskıcı eylemlerini tartışanları hala suçlanacak, korkutulacak “DÜŞMANLAR” olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.
Kimler bu, hedefe konulan ‘Diğerleri’? (‘Onlar’dan, parlamenter David Cameron’un bugün Türkiye’de yaptığı konuşmalarda anlamlı bir biçimde bahsedildiklerini söylemek hayli zor): Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, Aramiler, Rumlar; devletin baskıcı doğasına ışık tutmaya çabalayan ‘Atatürkçü olmayan solcular’ ve [çoğu tecrit edilmiş] siyasi suçlular ve onların aileleri; toplu görüşme ve çalışma haklarını savunan sendikacılar; gazeteciler; aydınlar, akademisyenler, müzisyenler; faili meçhullerin yakınları, (Barış Anneleri gibi) barış savunucuları ve bütün bu insanları savunan avukatlar; gençlik grupları... liste böylece uzar gider.
Ve eğer “aydınlar”a –örn. bu kategoriye giren yazarlara, gazetecilere, akademisyenlere; hatta (yarın başlayacak bir davada 15 yıla kadar hapsi istenen) Ferhat Tunç gibi tanınmış müzisyenlere- ve “yayıncılar”a ve “avukatlar”a göz atacak olursak, bütün bu meseleleri ve kaygıları algılayabiliriz:
1) Türk devlet terörünün doğasını ve (esas olarak Türkiye, İran, Irak ve Suriye ulus-devletleri arasında bölünmüş) ‘uluslararası sömürge’ Kürdistan’daki Kürtlere uygulanan soykırımı belgelediği için ‘düşünce suçu’yla 17 yılını cezaevinde geçirmiş bulunan ve şu anda da 1990’larda bu konulara ilişkin çalışmalarını sürdürdüğü için ‘düşünce suçu’yla 202 yıl mahkumiyetle yüz yüze olan İSMAİL BEŞİKÇİ. Prestijli Çağdaş Hukukçular Derneği dergisinde yer alan ‘Ulusların kendi kaderlerini tayin hakları ve Kürtler’ başlıklı makalesi üzerine İstanbul başsavcılığı tarafından aleyhine suç duyurusunda bulunuldu. Ankara Düşünce Özgürlüğü İnisiyatifi bu konuda şu açıklamayı yapmıştı:
Başsavcının cezalandırılmasını istediği şey “PKK propagandası” değil düşünce ve ifade özgürlüğü ve bu da, egemen sınıfın kabul etmeyi kabul etmiş olduğu sınırlı hak ve özgürlüklere tecavüzde bulunmaya nasıl da teşne olduğunu açıkça ve bir kez daha gösteriyor...
Herhangi bir yargılama, Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 19. Maddesi çerçevesinde Türkiye’nin yükümlülüklerinin ihlali anlamına gelecektir. Akademisyen Van Bruinessen’in, Kürtlere yönelik baskıların ve soykırımın doğasına ilişkin araştırma yürüten bilim adamından söz ederken dediği gibi: “Türk tarihinde başka hiçbir yazar Beşikçi’nin kamuya açık hemen her konuşmasının ardından olduğu gibi bu kadar çok dava ve mahkumiyetle yüzyüze kalmamıştır.[2] Beşikçi’nin Türkiye’nin hukuk sistemiyle çatışmaları, sistemde neyin yanlış gittiğini, herhangi bir soyut siyasi veya hukuki analizin yapamayacağı kadar açık biçimde göstermekte ve resmi bir biçimde beyan olunmuş insan hakları ve demokratik değerlerin Kürt meselesinin söz konusu olduğu durumlarda hükümsüz olduğunu açığa çıkartmaktadır. Sessizliğe gömülmesi için yapılan tüm baskılara rağmen yazmayı ve konuşmayı sürdüren Beşikçi, Kürtler ve Türkiye’deki insan hakları hareketi için güçlü ve önemli bir sembol haline gelmiştir”.
Beşikçi’nin davasında, Kürtlerin, uluslararası hukukta ırkçı ve baskıcı ve daha da açıkçası, -Beşikçi’nin başka yazılarında da ifşa etmiş olduğu gibi- soykırımsal rejimde kendi kaderini sorgulama HAKLARINI, prestijli Çağdaş Hukukçular Derneği dergisinde tartışmak, sözde Anti-Terör yasaları çerçevesinde bir ‘suç’ olarak yaftalanıyor. Soykırım güden ve baskıcı devletin “terörist yaftalı” ve genişletilmiş anti-Kürt ajandaları, Ankara Düşünce Özgürlüğü İnisiyatifi’nin son raporunda dile getiriliyor:
“İsmail Beşikçi Bir Kez Daha Yargılanıyor... Yeter! İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ‘demokratikleşme’ girişimleri fiyaskosunun ardından, rejimin her bir parçası Kürtlerin ve eşitlik ve özgürlük temelinde halkların kardeşliğini savunanların yaşamını zehir etmeye yeminli gibi görünüyor...
Kürt partisi Demokratik Toplum Partisi’nin yasaklanması; Kürtlerin seçilmiş yerel temsilcilerinin medya önünde tutuklanmaları; Kürt ilköğretim öğrencilerine karşı ‘terör örgütü mensubu olmak’ gerekçesiyle açılan davalar; Kürtçe dergi ve gazetelere yönelik amansızca saldırılar; her Kürt’ü ‘potansiyel terörist’ gören bir zihniyetin giderek egemen kılınması, ülkenin yeni bir... cehenneme evrildiğine haber veren işaretlerdir.
Ve bu işaretler, hedefin (kükmedenler tarafından her vesilede iddia edildiği gibi) PKK olmadığını, Kürtlerin Kürt kimlikleriyle varolma hakları olduğunu gösteriyor. Bu işaretlerin sonuncusu, Dr. İsmail Beşikçi aleyhine, Çağdaş Hukukçular Derneği’nin dergisinde yayınlanan ‘Ulusların kendi kaderlerini belirleme hakları ve Kürtler’ başlıklı makalesi üzerine İstanbul başsavcısının yaptığı suç duyurusu.
Başsavcı, Beşikçi’nin “Kürtler, son 200 yıldır özgürlük için, özgür bir ülke için mücadele etmekteler; ve bedelini ödüyorlar... Suriye, İran ve Türkiye Kürtleri demir bir elle yönetiyorlar... Kürtlere hükmeden devletler onlara karşı her zaman politik, ideolojik, diplomatik ve askeri güçlerini birleştirebilmişlerdir. Açıktır ki, bu ortak kontrol adalet yaratmaktan çok sürekli ihlallere yol açmaktadır. Bu şartlarda baskıya karşı direnç göstermek meşru bir haktır...” diye yazarken PKK davasının propagandasını yaptığını iddia etmiştir.
“PKK propagandası” bir yana PKK liderliğini açıkça eleştirmiş birini suçlamanın abesliği ve bu temelde bir dava açılmış olması Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğüne karşı bir tehdit olduğunu göstermektedir... Bizim [protestomuz], ilk tepkisi kendi dogmalarını benimsemeyenleri mahkum etmek olan bu rejimin kireçlenmiş reflekslerine karşıdır
-ve, kitaplarımda ve ilgili makalelerimde göstermiş olduğum gibi,[3] bu dogmalar Türkiye’deki “Ötekiler” açısından soykırımsal sonuçlar doğurmaktadır -
[Bizler], “vicdan mahkumları” bu ülkede beşinci kuşağa kadar ulaşırlarken, egemenlerin aynı korku teranelerini sürdürmelerine karşıyız. [Bizler] bu ülkenin birikmiş sorunlarına dair hiç bir alternatif önermenin tartışılamaması bağlamında uygunsuz despotizme karşıyız.”
Dolayısıyla, örneğin, PKK ve KCK’nin süregelen ihtilafa barışcıl bir çözümle ilgili metin ve beyanlarına sadece eleştirel gözle bakmak bile, ayrımcılık ve hedef gösterme anlamına gelir -ki, o metin ve beyanlarda, temel kültürel ve siyasal hakları tanınırsa, her türlü silahlı çatışmaya açıkça son verme çağrısı içeren birtakım önerilerde bulunuyorlardı-.
Anti-terör Yasasının 6. ve 7. Maddeleri çerçevesinde, örneğin [Belge Yayınevinin yayıncısı] Ragıp Zarakolu ve Kürt yazar N. Mehmet Güler KCK Dosyası/Küresel Devlet ve Devletsiz Kürtler adlı bir kitabı yazıp yayınladıkları için “Kürt İşçi Partisinin propagandasını yapmak ve bölücülük” suçlamasıyla yargılanıyorlar. “Kitap, yayınlandıktan ve Diyarbakır Kitap Fuarında sergilendikten hemen sonra 2010 Mayıs ayında yasaklanıp toplatıldı. Savcı Hakan Karaali iddianamesini İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi... ve 8 yıla kadar hapis cezası talep etti. Yayıncı Zarakolu ve yazar Güler suçlamaları kabul etmediler ve Kürt sorununun barışçıl çözümüne yardımcı olmayı ve iki toplum arasında anlayış ve empatiyi geliştirmeyi istediklerini ifade ettiler”.
“Ragıp savcıya Uluslararası Yayınlama Özgürlüğü Komitesi üyesi olduğunu ve 15 yıldır Türkiye Yayıncılar Birliği adına ifade özgürlüğü raporlarını yazdığını ifade etti”:[4] “Bilgi olmadan sorunu anlamak ve bir çözüm bulmak mümkün değildir. Vatandaşların sorunun tüm ayrıntıları hakkında bilgi sahibi olma hakları vardır. Hiç kimsenin [birini] [sadece] devlet söylemi [sınırları içinde] yazmaya zorlama hakkı yoktur... [Bizim] HEPİ TOPU 1000 ADET BASILAN 250 sayfalık araştırmamızı ve akademik kitabımızı propaganda olarak nitelemek çok gülünç”.[5]
Yazar N. Mehmed Güler’se şunları dile getirdi: “Ben Bölgesel Kürt Meclislerinde tarafsız çalışmalar yürüttüm ve Kürt sorununun kısa bir tarihçesini vermeye çalıştım... Bu şimdi de süregiden bir sorun... Geçen yıl yasal Kürt partileri kapatıldı; yüzden fazla Kürt belediye başkanı, eski milletvekili, kanaat önderi, siyasal aktivist, belediye meclisi üyesi tutuklandı. Tüm vatandaşların olup bitenler hakkında bilgi sahibi olma hakları vardır. [Bu konuda] objektif olmaya çalıştım”.[6]
N. Mehmed Güler, ayrıca, "Sıti", "Sabri" ve "Şiyar" adlarında hayali karakterler arasında geçen konuşmalara yer verdiğinden dolayı (Türkiye’deki baskı rejimine karşı verilen Kürt mücadelesine ilişkin “Ölümden Zor Kararlar” adlı) Kürt romanı için 2010 Haziran ayında 15 aylık bir hapis cezası da almıştır. Yakın tarihli bu dava nedeniyle “Uluslararası Pen ve Uluslararası Yayıncılar Birliği, IPA başkanı Bjorn Smith-Simonsen ve Uluslararası PEN Genel Sekreteri Schoulgin tarafından imzalanmış müşterek bir raporla yazar Güler hakkındaki mahkumiyeti kınadılar. Raporda, Türk yetkililer Türkiye’nin de imza koyduğu Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Birliği Temel Haklar Sözleşmesi’nde öngörülen yükümlülüklerine uygun hareket etmeye davet ediliyorlardı.[7]
Bir başka örneğe göz atacak olursak, –burada Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın davasının ayrıntılarını vermeyeceğim, çünkü bildiğim kadarıyla meslektaşım ve Tecrite Karşı Uluslararası Platform (TKUP) üyesi Sinan Ersoy benim konuşmam sonrasında davanın ayrıntılarını aktaracak- Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (UİHF) ile İşkenceye Karşı Dünya Örgütü (İKDÖ) arasındaki müşterek bir program olan İnsan Hakları Savunucularını Koruma Gözlemevi’nin İnsan Haklari Derneği – İHD Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Şubesi Başkanı Muharrem Erbey’in tutuklanmasını ve İHD’nin Diyarbakır’daki bürolarının keyfi bir biçimde aranmasını takiben en derin kaygılarını nasıl ifade ettiklerini görebiliriz.
“24 Aralık 2009 günü sabahı, ‘anti-terör’ şubesine mensup polisler, Diyarbakır Başsavcılığının aralarında insan hakları savunucusu Muharrem Erbey’in de olduğu onlarca sivil toplum aktivisti, Kürt muhalefet üyesi ve gazetecinin tutuklanmasını isteyen emrinin ardından Türkiye’nin en az 11 vilayetinde bir operasyon başlattılar. Daha sonra insan hakları avukatı Muharrem Erbey gözaltına alındı; 26 Aralık 2009 günü Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesince ‘yasadışı bir örgüte üye olmakla’ suçlandı [ve]... Diyarbakır D tipi Cezaevine konuldu”.[8]
Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu’nun dile getirdiği üzere:
Muharrem Erbey, 2009 Eylül ayında azınlık haklarına saygılı olmayı amaçlayan anayasal değişiklikleri tartışmak üzere Diyarbakır’da bir atölye toplanması hazırlıklarına katılmasının [ve] Belçika, İsveç ve İngiltere parlamenterleri önünde Türkiye’deki Kürt azınlığın haklarına ilişkin bir konuşma yapmasının [ve de] 2009 yazında İtalya’da düzenlenen “Kürt Film Festivali”ne Diyarbakır’ın [Kürt] Belediye Başkanının hukuk müşaviri olarak katılmasının ardından yok yere Koma Civaken Kurdistan - KCK olarak bilinen yasadışı silahlı örgütün uluslararası ilişkiler temsilcisi olmakla suçlanmaktadır.
Ayrıca, eşzamanlı olarak polis herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın Diyarbakır’daki İHD bürolarına baskın yapmaya kalkışmıştır. İHD üyelerinin yaptıkları itirazlar üzerine, beş dakika içinde bir mahkeme emri almışlar ve İHD’nin bilgisayarlarına ve belgelerine el koymuşlardır. El konulan belgelerin içinde 21 yıldır toplanan ve meçhul faillerce işlenen siyasi cinayetler, ortadan kaybedişler ve işkence olayları gibi ciddi insan hakları ihlallerini belgeleyen özel arşiv materyali de vardı.
Gözlemevi, İnsan Hakları Derneği (İHD)’nin Türkiye’de insan hakları ve demokrasinin gelişiminde çok hayati bir rol oynamış olduğunu hatırlatmaktadır. Gözlemevi genel olarak İHD ve üyelerinin karşılaştığı büyük baskıyla ve özel olarak da Genel Başkan Yardımcısına yönelik, insan hakları eylemlerini 9 Aralık 1998 tarihinde BM Genel Kurulunca benimsenen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Savunucuları Beyannamesine aykırı olarak engellemeyi amaçlayan tutuklamayla yakından ilgilenmektedir. Gözlemevi
- İngiltere PEN ve diğer destekçilerle birlikte-
Türk makamlarından Bay Erbey’in tutuklanan diğer tüm insan hakları savunucuları ile birlikte derhal ve kayıtsız şartsız serbest bırakmalarını istemiştir.[9]
Fakat insan hakları savunucularının, “yazarlar, aydınlar, avukatlar, yayıncılar, müzisyenler”in Türkiye’deki “Diğerleri”ne uygulanan ayrımcılıkla ilgili önemli ihlaller hakkında insan haklarını savunmaya cüret ettikleri için suçlanmaları ve yargılanmaları devam ediyor. Ve parlamenter David Cameron’un Türkiye’deyken bu konulardan söz etmekten ve yüzleşmekten kaçınması son derece talihsiz olmuştur. Bu arada –Cameron’un bu ‘ayrıntıları’ açıkça göz ardı etmesine rağmen- (BM Soykırım Sözleşmesinin en az 2 maddesince tanımlanan) soykırım;[10] savaş suçları; cezaevlerindeki ve devlet güçlerince yapılan işkenceler; insan hakları savunucularının, yazarların, sanatçıların ve müzisyenlerin yargılanmaları; çocukların Anti-Terör yasaları kapsamında yargılanmaları; siyasi mahkumların onları en temel insan hakları teminatlarından mahrum bırakacak biçimde tecritleri (ayrıca onlara destek vermeye çalışanların izlenmeleri); Kürt gerillaların cesetlerine devlet güçlerince kötü davranılması; Kürt yerleşim bölgelerindeki ormanların yakılması ve Türk ve İran ve denildiğine göre Suriye devletleri[11] ile ABD-NATO güçleri[12] arasındaki kuzey Irak (güney Kürdistan) ve Suriye ve İran’daki Kürt bölgelerinin yoğun şekilde bombalanmasına yol açan işbirliği sürüyor.
Tecrite Karşı Uluslararası Platform (TKUP)’un ifade ettiği üzere: “15 Haziran 2010’da, Türkiye’nin 3 farklı kentinde (Ankara, İzmir, İstanbul) evler ve demokratik dernekler polisin baskınına uğradı. 28 kişi gözaltına alındı, 17’si cezaevine konuldu... Çoğu tutuklu yakınları derneği TAYAD’ın üyeleriydi... TAYAD [üyeleri]... [Türkiye’deki] tecrit hücrelerinde bulunan hasta mahkumların öldürülmelerine muhalefet ettikleri, 2000-2009 arasında tamı tamına 309 mahkumun katlinden sorumlu AKP hükümetini protesto ettikleri ve katledilen kanser hastası [mahkum] Güler Zere’nin cenazesine katıldıkları bahanesiyle tutuklandı. Bu “tutuklamalar”, TKUP’un söylediğine göre, “adaletsiz, hukuka aykırı ve keyfi”dir. Hasta mahkumları desteklemek bir suç olarak görülemez. 17 TAYAD üyesinin derhal serbest bırakılmasını ve tecrit [politikasına] son verilmesini talep ediyoruz.
2010 Haziran’ında, “Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (UGF) ... Express dergisinden gazeteci İrfan Aktan’ı bir yıl üç ay hapse mahkum eden bir mahkemenin kararını ‘cezai ve çok sert’ olduğu gerekçesiyle kınadı. Aktan’ın suçu yazısında Kürt İşçi Partisi PKK üyesinden ve Özgür Halk gazetesinden alıntı yapmasıydı... ‘Bu acımasız ve Türk gazetecileri korkutmayı amaçlayan korkunç bir karardır’ diyordu UGF Genel Sekreteri Aidan White. 'Bu dava ceza yasası ve anti-terör yasasının özgür ifadeye baskı uygulamak için nasıl kullanıldığını açıkça göstermiştir’... ‘Ceza hukuku ve anti-terör yasasındaki bu hükümler gazeteciler üzerinde Demokles’in kılıcı gibi durmaktadır’ diyordu, IFJ üyesi Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Başkanı Ercan İpekçi”.[13]
“Bir yayıncı ... [da] 2009 Ocak ayında beş aya mahkum edildi” diye belirtiyor Uluslararası PEN, “bu ceza 3.000 TL (2,000€) para cezasına çevrildi. Kendisine daha hafif bir ceza teklif edilmiş fakat o, gelecekte benzer bir suç işlememeye söz vermesi talebine uymayı reddetmiştir. Bahsi geçen yayıncı bir kitaptan mahkum olmuştur”, ki, -açıkça söylemek gerekirse- “bu kitapta, devletin mafyayla bağlantıları olduğu ve ‘faşist diktatörlük’ten bahisle geçmişte Kürtler’e yönelik katliamlar olduğu ileri sürülüyordu”.[14] Bu barış savunusu sonucunda kendilerini sanık durumda buluyorlar. Bir örnek vermek gerekirse:
● “61 yaşındaki Barış Annesi Sultan Acıbuca’ya, 8 Mart 2008’de İzmir’de Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla söylediklerinden ötürü 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi. İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi Acıbuca’yı ‘PKK üyeliği’ ile 6 yıl 3 aya mahkum etti”.[15] Ve bu suçlamanın ve mahkumiyetin gerekçeleri neydi?: “Acıbuca ‘1 Eylül Dünya Barış Günü yürüyüşüne katılmak, Hrant Dink cinayetini lanetlemek ve Kadınlar Günü’nde Barış istemek’le suçlandı”.[16]
“Mahkeme mahkumiyeti Türk Ceza Yasası (TCY)’nun 314/2. maddesiyle bir ceza artırımı getiren Anti-Terör Yasası (TMY)’nın 5. maddesine dayandırdı... Acıbuca’nın,”
-İstanbul’daki Ermeni gazetesi Agos’un sahibi ve Ermeni soykırımını ‘soykırım’ olarak niteleyen ve katledilmeden önce bundan dolayı suçlamalarla karşılaşan-
“Türk-Ermeni gazeteci Hrant Dink’in katlini lanetlemesi” bir suç olarak görüldüğü gibi 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle yapılan bir mitinge katılması, Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü’nde barış çağrısı yapması ve üç basın açıklamasına izleyici olarak katılması da suç olarak değerlendirildi. Acıbuca'nın avukatı Nezahat Paşa Bayraktar müvekkilinin savunmasını 9 Haziran [2010]’daki duruşmada sundu. Acıbuca’nın basın açıklamasına katılmasının iç hukukun ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yasal teminatı kapsamında olduğunu beyan etti. Söz konusu eylemlerin bir suç teşkil etmediğini söyledi. Bir anneyi barışı savunduğu için yargılamak hukuka aykırıydı, Bayraktar’a göre. Bayraktar, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince düşünce ve ifade özgürlüğünün ihlali nedeniyle sayısız kere mahkum edildiğine dikkat çekti. İncal-Türkiye arasındaki davaya isnatta bulunan avukat müvekkilinin eylemlerinin herhangi bir suç teşkil etmemesi nedeniyle beraatini talep etti”.[17]
2010 Haziran ayı sonlarında, Diyarbakır’dan 98 örgüt müşterek bir açıklamada bulundu. “Baro, sivil toplum örgütleri, meslek örgütleri, insan hakları örgütleri ve sendikalar tarafından imzalanan açıklama... Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) Başkanı... tarafından okundu... Örgütler diğer konuların yanı sıra “düşünce özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik engellerin ‘Kürt sorununun her açıdan özgürce tartışılmasını engellemelerine rağmen’ hala kaldırılmadıklarına işaret etti”.[18] ‘Diğer’ sorunları tartışılması da, hem benim sunumumda hem de meslektaşlarımın sunumlarında bu akşam açıkça gösterileceği gibi, şaşırtıcı usullerle engellenmiştir.
BK hükümetinin, parlamenter David Cameron’un tam şu anda Türkiye’yi ziyaret ediyor olmasına rağmen, bu acil konuların çoğunda “neden” bu kadar utanmazca sessiz kaldığı sorusu karşısında birkaç varsayımım var:
1) ABD hükümeti, BK’ın, duruma ve etnik meselelere bakmaksızın, Türkiye’ye destek vermesini istiyordur.
2) Türkiye, bir “NATO müttefiği”dir ve ‘kirli’ geçmişinde ve ‘Diğerleri’ne karşı sürdürülen soykırım savaşlarında ABD-BK ve NATO desteği almıştır.[19]
3) Türkiye, ABD destekli ‘Teröre Karşı Savaş’ın bir parçasıdır, bundan ötürü -ABD hükümeti bunu bir dava gördüğü sürece- (ABD yönetimi tarafından tanımlanan ve BK hükümetinin dikkate almak zorunda olduğu) birtakım ‘aşırılıklar’dan ‘mazur görülüyordur’. Parlamenter Cameron’un Ankara’da “Türkiye büyük bir NATO müttefiğidir ve Türkiye, ister El Kaide’den ister PKK’den gelsin, her türde terörizmle mücadele etme kararlılığımızı paylaşmaktadır” biçimindeki konuşması bunu kanıtlamaktadır.[20] Bu beyanın gösterdiği üzere, ‘her türde terörizm’, Türkiye’nin belirlediği gibi, [genelde KCK-PKK terörizmiyle savaş’ bahanesini kullanarak] en temel ifade özgürlüklerine bir saldırıya yol açmıştır.
4) Bu durum, en azından silah ve petrol sanayi açısından, BK’la kârlı ticaret sağlamaktadır (örn. büyük oranda Türkiye’den geçecek olan Bakü-Tiblis-Ceyhan boru hattının sahipleri enerji şirketleri ve BP’ün oluşturduğu bir konsorsiyumdur. Konsorsiyumun hissedarlarının %30.1 gibi önemli oranı BP mensubudur).[21]
5) BK, John Pilger, Mark Curtis -The Ambiguities of Power: British Foreign Policy since 1945 (Zed, 1995), The Great Deception: Anglo-American Power and World Order (Pluto, 1998) ve Web of Deceit: Britain's Real Role in the World (Vintage, 2003)’de– ve (Britanya hükümetinin Türkiye’nin ısrarlı istekleri doğrultusunda Ermeni soykırımını inkar etmesine atıfta bulunan) Robert Fisk’in açıkça dile getirdikleri gibi, dış politika müzakerelerinde asla “ahlaki” veya “etik” davranmamıştır. Bu gerçeği kabullenmek ve eğer anlamlı bir değişikliği hedefliyorsak böylesi bir yönelime muhalefet etmek zorundayız.
Şu destek mesajları okunmuştur:
● “Bizler, Ankara İnisiyatifi üyeleri olarak parlamenterler toplantısına katılanlara en içten selamlarımızı göndermek ve hükümetin ifade özgürlüğüne karşı saldırısına göğüs germe sürecinde uluslararası dayanışmanın hayati olduğunu vurgulamak isteriz...” - Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi.
● “27 Temmuz günüyle ilgili: Kürt özgürlük mücadelesini sonuna kadar destekliyor ve ifade özgürlüğüne yönelik saldırıları kınıyorum. Ne yazık ki, 27 Temmuz için angajmanlarım var. Lütfen toplantı katılımcılarına özürlerimi ve dayanışma duygularımı iletiniz. Dilerim kampanya çok başarılı olur.” - Peter Tatchell.
Aşağıdaki dilekçeler katılımcılar tarafından imzalanmıştır:
Dilekçe 1 Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı’nın dikkatine
Bizler, 27 Temmuz 2010 günü Londra’da (BK Parlamentosu) Avam Kamarasında gerçekleşen “Türkiye aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve ‘Azınlıklar’ını yargılamakta neden ısrar ediyor” toplantısının katılımcıları, Dr. İsmail Beşikçi’nin yargılanmasını şiddetle kınıyor ve kendisi aleyhine İstanbul başsavcısı tarafından –‘Ulusların kendi kaderlerini tayin hakları ve Kürtler’ başlıklı makalesinin Çağdaş Avukatlar Derneği dergisinde yayınlanmasını takiben “PKK propagandası” bahanesiyle- yüklenen suçlamaların düşürülmesini istiyoruz.
Beşikçi’nin 28 Temmuz’da İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinde karşılaştığı suçlamalar onun ifade özgürlüğü hakkının açıkça ihlalidir ve ifade özgürlüğü hakkını koruyan uluslararası standartlara aykırıdır. Herhangi bir mahkumiyet Türkiye’nin Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 19. Maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesi kapsamındaki yükümlülüklerinin ihlali olacaktır.
Türkiye Adalet Bakanı
Sadullah Ergin
Fax: 0090 312 417 71 13
E-mail: sadullahergin@adalet.gov.tr
Dilekçe 2 Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı’nın dikkatine
Bizler, 27 Temmuz 2010 günü Londra’da (BK Parlamentosu) Avam Kamarasında gerçekleşen “Türkiye aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve ‘Azınlıklar’ını yargılamakta neden ısrar ediyor” toplantısının katılımcıları yayıncı Ragıp Zarakolu ve yazar Mehmet Güler’in yargılanmalarını şiddetle kınıyor ve kendilerine 20 Temmuz’da İstanbul başsavcısı tarafından –KCK Dosyası/Küresel Devlet ve Devletsiz Kürtler adlı kitapdan dolayı Anti-Terör yasasının 7. Maddesi kapsamında- yüklenen suçlamaların düşürülmesini istiyoruz.
Bizler, İngiliz PEN gibi, Ragıp Zarakolu ve Mehmet Güler’in ifade özgürlüğü hakkını koruyan uluslararası standartlara aykırı olarak b,r kez daha yargılanıyor olduklarını öğrenmekten son derece hayal kırıklığına uğradık. Herhangi bir mahkumiyet Türkiye’nin Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 19. Maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesi kapsamındaki yükümlülüklerinin ihlali olacaktır.
Türkiye Adalet Bakanı
Sadullah Ergin
Fax: 0090 312 417 71 13
E-mail: sadullahergin@adalet.gov.tr
Dilekçe 3 Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı’nın dikkatine
Bizler, 27 Temmuz 2010 günü Londra’da (BK Parlamentosu) Avam Kamarasında gerçekleşen “Türkiye aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve ‘Azınlıklar’ını yargılamakta neden ısrar ediyor” toplantısının katılımcıları, Eruh-Çirav Festivali’nde yaptığı bir konuşma nedeniyle 15 yıl mahkumiyetle yüz yüze olan sanatçı ve müzisyen Ferhat Tunç’un yargılanmasını şiddetle kınıyoruz.
Diyarbakır’da 28 Temmuz 2010 günü Anti-Terör Kanununun 7/2. maddesi çerçevesinde görülecek dava dolayısıyla, Freemuse’un: “Türk Otoritelerinin meslektaşlarımıza yönelik sürekli tacizlerinden derin kaygı duymaktayız. Fikirlerin suçlanmasının insan haklarının korunması açısından temel bir engel olduğunu düşünüyoruz ve Türkiye, İnsan Hakları ve Özgür İfade kayıtlarının uluslararası denetime tabi olduğu bir süreçte sanatçılarını sansürlemeye ve yargılamaya devam ediyor. Ferhat Tunç çeşitli vesilelerle barışçıl bir çözüme olan inancını ifade etmiştir. Kendisi daima uluslararası insan hakları sözleşmelerine uygun ifade özgürlüğünü savunmuştur. Ferhat Tunç’a karşı yürütülen davanın acilen düşürülmesini saygılarımızla talep ediyoruz”.
Türkiye Adalet Bakanı
Sadullah Ergin
Fax: 0090 312 417 71 13
E-mail: sadullahergin@adalet.gov.tr
Dilekçe 4 Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı’nın ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Tahkikat Komisyonu’nun dikkatine
Bizler, 27 Temmuz 2010 günü Londra’da (BK Parlamentosu) Avam Kamarasındaki “Türkiye aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve ‘Azınlıklar’ını yargılamakta neden ısrar ediyor” toplantısının katılımcıları, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın, 19 Aralık 2000 günü cezaevlerindeki askeri saldırıdan sorumlu olanların yargılanmasını istemesi nedeniyle yargılanmasını şiddetle kınıyoruz.
Selçuk Kozağaçlı aleyhine, sadece: “Cezaevlerindeki bu katliamdan sorumlu bireyler açığa çıkartılmadığı sürece, adli ve siyasi otoritelerin temsilcileri bu suçun sorumluluğunu taşıyacaklardır” dediği için adli kovuşturma başlatılmıştır.
29 mahkumun yaşamını kaybettiği böylesine büyük bir suçtan sorumlu kişilerin yargılanmasını talep etmek bir suç olamaz.
Selçuk Kozağaçlı’ya yönlendirilen suçlamaların, bu eylemin konuşma ve düşünce özgürlüğüne saldırı olması nedeniyle derhal düşürülmesini talep ediyoruz.
"Selçuk Kozağaçlı’yı yargılamayın, mahkumların katlinden sorumlu olanları yargılayın”.
Türkiye Adalet Bakanı
Sadullah Ergin
Fax: 0090 312 417 71 13
E-mail: sadullahergin@adalet.gov.tr
Türkiye Büyük Millet Meclisi, İnsan Hakları Tahkikat Komisyonu
Zafer Üskül
Fax: 0090 312 420 53 94
[1] Kürt bağlamında, Kürtlerin demografik açıdan bugün güneydoğu Türkiye’deki (kuzeybatı Kürdistan’daki) nüfusun çoğunluğunu oluşturdukları not edilmelidir.
[2] Daha fazla ayrıntı için, bkz. Munoz, E. (1998) Scientists Clash With The State in Turkey (The American Association for the Advancement of Science, 1998 – http://shr.aaas.org/scws/cs4.htm ). O raporda dile getirdiği gibi: “Sosyolog İsmail Beşikçi’nin davası Türkiye’deki ifade özgürlüğü sınırlarının sosyal bilimcileri nasıl etkilediğine dair trajik bir örnektir... Beşikçi'nin kariyerinin başlangıcındaki hukukla çatışmaları bugüne kadar süren yargılamaların tekrarı açısından model oluşturmaktadır...
Bu raporun yazılışı sırasında (1998), Türk otoriteleri hemen tüm kitap ve makaleleri için Beşikçi aleyhine en az otuz yedi dava açmışlardır... İsmail Beşikçi aleyhine yürütülen yargılamalar, hapis cezaları, kötü muamele ve para cezaları ve Türkiye’nin güneydoğusu hakkında bilimsel çalışmalarını yayınladığı görüşlerini barışçıl bir biçimde ifade ettiği için Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden atılması akademik özgürlüğe ve temel insan haklarına yönelik ciddi ihlaller demektir. Hükümetin eylemleri onun mesleki sosyolojik çalışmalarını yürütme hakkına da tecavüzdür. Beşikçi’nin ifade özgürlüğü hakkından yararlandığı için yargılanması Türkiye’nin Avrupa İnsan Haklarını Koruma Sözleşmesi ve Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Nihai Belgesi (OSCE) tarafından belirlenmiş düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkını; ifade özgürlüğü hakkını ve toplanma ve örgütlenme hakkını tanıma yükümlülüklerine aykırıdır. Türkiye uluslararası hukuk çerçevesinde bu hakları teminat altına almak ve Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nde sayılan temel insan hakları ilkelerine uymak zorundadır”.
[3] Bkz. Kitaplarım Modernity, 'Modernisation' and the Genocide of Kurds and 'Others' (Apec, Stockholm, 2010) and The Kurdish and Armenian Genocides: From Censorship and Denial to Recognition? (Apec, Stockholm, 2007). İlgili makaleler için bkz. Skutnabb-Kangas, T. ve Fernandes, D. (2008) 'Kurds in Turkey and in (Iraqi) Kurdistan - A Comparison of Educational Linguistic Human Rights in Two Situations of Occupation', Genocide Studies and Prevention [Uluslararası Soykırım Araştırmacıları Birliği resmi yayın organı], Cilt 3[1].
[4] Belge Basın Açıklaması, 21 Temmuz 2010.
[5] Belge Basın Açıklaması, 21 Temmuz 2010.
[6] Belge Basın Açıklaması, 21 Temmuz 2010.
[7] Önderoglu, E. (2010) 'ANTİ-TERÖR YASASI KAPSAMINDA MAHKUM EDİLEN EDEBİYAT: Yazar Güler Roman Kahramanları Adına Mahkum Oldu’, Bia News, 11 Haziran 2010 (Erişim: http://bianet.org/english/freedom-of-expression/122661-author-guler-sentenced-on-behalf-of-novel-characters).
[8] FIDH (2010) 'İnsan Hakları Derneği Ateş Hattında', 29 Aralık 2009 (Erişim: http://www.fidh.org/The-Human-Rights-Association-IHD-remains-in-the ).
[9] FIDH (2010) 'İnsan Hakları Derneği Ateş Hattında', 29 Aralık 2009 (Erişim: http://www.fidh.org/The-Human-Rights-Association-IHD-remains-in-the ).
[10] Bu konuya ilişkin daha kapsamlı bir inceleme ve analiz için, Tove Skutnabb-Kangas’ın benzer makalelerine ve ayrıca benim Modernity, 'Modernisation' and the Genocide of Kurds and 'Others' (Apec, Stockholm, 2010), The Kurdish and Armenian Genocides: From Censorship and Denial to Recognition? (Apec, Stockholm, 2007) ve Skutnabb-Kangas, T. and Fernandes, D. (2008) 'Kurds in Turkey and in (Iraqi) Kurdistan - A Comparison of Educational Linguistic Human Rights in Two Situations of Occupation', Genocide Studies and Prevention [Uluslararası Soykırım Araştırmacıları Birliği resmi yayın organı], Cilt 3[1]’e bakılabilir.
[11] Bkz. Debka File (2010) 'Syria massacres Kurds aided by Turkey's Israel-made drones', Debka File, 17 Temmuz 2010 (Erişim: http://www.debka.com/article/8916/ ). Bu raporda şunlar yer alıyor: “Suriye askerleri ve Kürt aşiret üyeleri, Suriye ordusu Haziran sonunda dört kuzeydoğu Kürt kasaba ve köyünü tahrip ettiği için şiddetli çatışma içindeler; DEBKAfile’ın askeri ve istihbarat kaynakları raporu. Yüzlerce Kürt’ün öldüğü rapor ediliyor. Suriye’nin eylemi İsrail’in Türkiye’ye sattığı Heron (Eitan) casus uçaklarınca destekleniyor”. Ayrıca bkz. Ergil, D.(2010) 'Russia, Syria and the Kurds', Today's Zaman, 21 Temmuz 2010; orada şöyle diyor Ergil: “Yüzlerce Kürt^ün öldüğü bildiriliyor. Bu Suriye silahlı kuvvetleri rutin bir refleksi olabilir. Yeni olan şey Suriye’nin harekatının, Başbakan Tayyip Recep Erdoğan’ın şahsi emirlerinde yer aldığı söylendiği üzere İsrail’in Türkiye’ye sattığı Heron casus uçaklarınca desteklenmesidir... İnsansız uçaklar Suriye sınırları boyunca Kürtlerin hareketlerini izlemek için kullanılıyor. İnsansız hava taşıtlarının Şam’a yardımının, onları düşman devlet veya kurumların hizmetinde kullanılmalarını yasaklayan İsrail-Türkiye satış sözleşmesine aykırı olduğu söyleniyor... Kürt kuşatılmış bölgeleri olan Ortadoğu devletlerinin Kürt ‘sorununu’ sadece askeri yöntemlerle çözebilmesi hayli ironiktir. Bu yöntemin ne kadar çok insan gücü (can), maddi kaynak ve zaman harcayacağı bilinmiyor...”.
[12] Bkz. Benim Modernity, 'Modernisation' and the Genocide of Kurds and 'Others' (Apec, Stockholm, 2010) kitabım.
[13] IFJ (2010) 'IFJ Condemns Jailing of Journalist in Turkey', Info Turk, Haziran 2010 (Erişim: http://www.info-turk.be/382.htm#Last ).
[14] Uluslararası PEN, Uluslararası Yayıncılar Birliği ve Sansür Endeksi (2009) 'NGO in Consultative Status with ECOSOC: Contribution to the Universal Periodic Review Mechanism, 8th session of the Working Group of the Universal Periodic Review, Türkiye Eki, 9 Kasım 2009', Uluslararası PEN, Uluslararası Yayıncılar Birliği ve Sansür Endeksi (2009), sayfa 4 (Erişim: http://www.internationalpublishers.org/images/stories/MembersOnly/FTPC/UPR/turkey%20upr%20_3_.pdf ).
[15] Freedom of Expression Weekly Bulletin (2010) 'Peace Mother gets 6 years and 3 months of prison sentence', Info Turk, Sayı 24/10, 11 Haziran 2010 (Erişim:
Tüm Soykırım Kurbanları ve ‘Belge Yayınevi’nin Dostları’ ile Dayanışma
Londra Avam Kamarası’nda Kamuya Açık Toplantı
İstanbul’da İsmail Beşikçi (sosyolog) ve Zeycan Balcı Şimşek’in (avukat) ve Ankara’da da Selçuk Kozağaçlı’nın (Ankara Barosu üyesi ve Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı) ‘Düşünce Suçu’ gerekçesiyle görülecek davalarının arifesinde toplantıya davetlisiniz:
“Türkiye aydınlarını, yayıncılarını, avukatlarını ve ‘Azınlıklar’ını yargılamakta neden ısrar ediyor ve Birleşik Krallık hükümeti neden sessiz kalıyor?”
27 Temmuz 2010, Salı, 18-19.15
Committee Room 19, House of Commons, Westminster, London SW1
Destekleyen ve düzenleyen: Parlamenter Angus MacNeil
Başkan: Eilian Williams
Katkı verenler:
1 Sinan Ersoy, "Tecride Karşı Uluslararası Platform"
2 Desmond Fernandes (Modernity, 'Modernisation' and
the Genocide of Kurds and 'Others' and The Kurdish and Armenian
Genocides/ Modernite, ‘Modernizasyon’ ve Kürtlere ve
‘Diğerleri’ne karşı uygulanan Soykırım ve Kürt ve
Ermeni Soykırımları makalesinin yazarı)
3 Alex Fitch (Cemaatlerin Suçlanmasına Karşı Kampanya)
Yine aynı gün: Yukarıdaki soruyu yüksek sesle dile getirmek üzere saat 24’de
(Hyde Park Corner yakınlarındaki) Türk Büyükelçiliği önünde gece nöbeti
Daha fazla bilgi için, Eilian Williams, eilian@talktalk.net Tel: 07718982732’le temasa geçiniz.
Arkaplan Bilgileri:
(Kurucuları arasında Fikret Başkaya, Temel Demirer, Sait Çetinoğlu, Ragıp Zarakolu, Baskın Oran ve Recep Maraşlı’nın da olduğu) Ankara Düşünce Özgürlüğü İnisiyatifi:
“İsmail Beşikçi Bir Kez Daha Yargılanıyor... Yeter! İktidardaki partinin ‘demokratikleşme’ girişimleri fiyaskosunun ardından, rejimin her bir parçası Kürtlerin ve eşitlik ve özgürlük temelinde halkların kardeşliğini savunanların yaşamını zehir etmeye yeminli gibi görünüyor... Kürt partisinin [DTP] yasaklanması; Kürtlerin seçilmiş yerel temsilcilerinin medya önünde tutuklanmaları; Kürt ilköğretim öğrencilerine karşı ‘terör örgütü mensubu olmak’ gerekçesiyle açılan davalar; Kürtçe dergi ve gazetelere yönelik amansızca saldırılar; her Kürt’ü ‘potansiyel terörist’ gören bir zihniyetin giderek egemen kılınması, ülkenin yeni bir... cehenneme evrildiğine haber veren işaretlerdir. Ve bu işaretler, hedefin... Kürtlerin Kürt kimlikleriyle varolma hakları olduğunu gösteriyor.
“Bu işaretlerin sonuncusu, Dr. İsmail Beşikçi aleyhine, Çağdaş Avukatlar Derneği’nde yaptığı ‘Ulusların kendi kaderlerini belirleme hakları ve Kürtler’ başlıklı konuşmasını takiben... İstanbul başsavcısının yaptığı [abuk subuk] suç duyurusu. Başsavcının cezalandırılmasını talep ettiği şey düşünce ve ifade özgürlüğüdür; ve bu da, egemen sınıfın kabul etmeyi kabul etmiş olduğu sınırlı hak ve özgürlüklere tecavüzde bulunmaya nasıl da teşne olduğunu açıkça ve bir kez daha gösteriyor.”
Akademisyen Van Bruinessen’in ileri sürmüş olduğu gibi: “Türk tarihinde başka hiçbir yazar Beşikçi’nin kamuya açık hemen her konuşmasının ardından olduğu gibi bu kadar çok dava ve mahkumiyetle yüzyüze kalmamıştır. Beşikçi’nin Türkiye’nin hukuk sistemiyle çatışmaları, sistemde neyin yanlış gittiğini, herhangi bir soyut siyasi veya hukuki analizin yapamayacağı kadar açık biçimde göstermekte ve resmi bir biçimde beyan olunmuş insan hakları ve demokratik değerlerin Kürt meselesinin söz konusu olduğu durumlarda hükümsüz olduğunu açığa çıkartmaktadır. Sessizliğe gömülmesi için yapılan tüm baskılara rağmen yazmayı ve konuşmayı sürdüren Beşikçi, Kürtler ve Türkiye’deki insan hakları hareketi için güçlü ve önemli bir sembol haline gelmiştir”.
Beşikçi’nin davasıyla aynı gün, (Ankara Barosu üyesi ve tüm Türkiye’deki 2,500 ilerici avukatı temsil eden Çağdaş Hukukçular Derneği –ÇHD- Başkanı) Selçuk Kozağaçlı da yargılanıyor. ÇHD’nin İstanbul Şubesinin dile getirdiği gibi: “19 Aralık 2000 cezaevi katliamından bu yana(i) 10 yıl geçmiştir. 10 adli yıldan sonra, insanlara karşı işlenen ağır suçu takiben geçen 10 yıldan sonra, bu cinayet suçu zamanaşımıyla karşı karşıya.... İnsanlara karşı, [bu] ağır suçu işleyenlerden... hesap sorulmadı. Sorumlu tutulması gerekenler, [tam tersine] terfi ettirildiler. Cezaevleri genel müdürü olarak bu katliamın planlanmasında rol oynayan Ali Suat Ertosun önce olağanüstü hizmetleri için devlet madalyasıyla ödüllendirildi ve sonra da Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyesi olarak atandı. Kendisine bu madalyayı verenler ve onu bu makama getirenler onun adli sicilini değil cezaevi katliamındaki kanlı rolünü esas almışlardır...
“Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) başkanı Selçuk Kozağaçlı, katliamın yıldönümünde söylediklerinden dolayı [inanılır gibi değil ama] yargılanıyor: ‘Ali Suat Ertosun için en uygun yer sanık sandalyesiydi. Cezaevi katliamı onun şahsında mahkum edilmedikçe, yargı ve yürütme erki bu suçun işbirlikçileri olarak kalır.’”
Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu
12 Temmuz 2010
ARTIK YETER! EDİ BESE!
İsmail Beşikçi Yargılanamaz!
İSMAİL BEŞİKÇİ’nin yeniden yargılanıyor olması nedeniyle Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nin açtığı imza metnini destekliyoruz.
İsmail Beşikçi, Türkiye aydınlanma hareketinin yüzakı bir aydın olarak, Kürt sorunun konuşulmasında, tartışılmasında önemli bir görev yerine getirmiştir. Düşüncelerini bedeller ödeme pahasına söylemiş, yazmış bir bilim insanı olarak, dünyanın dört bir yanında tanınmaktadır.
Avrupa’da yaşayan göçmen işçi ve emekçiler de İsmail Beşikçi’yi ve yazdığı kitapları çok yakından tanımakta ve onun düşüncelerinden yararlanmaktadırlar. Makalelerini, röportajlarını severek okumaktadırlar.
Yıllarca zindanlarda yatmış İsmail Beşikçi’nin tekrar yargılanması, Türk Devleti’nin kirli savaş konseptinin bir parçasıdır. Kürt halkına yönelik saldırıların pervasızlaştırıldığı, DTP’nin kapatıldığı, Kürt halkının seçilmiş temsilcilerinin ve çocukların zindanlara atıldığı, gerilla cesetlerinin insalık dışı işkencelere maruz kaldığı, dergi ve gazetelerin kapatıldığı, söz ve eylem hakkının saldırıya uğradığı, kısacası sömürgeci-faşist zihniyetin zehirini vahşice kustuğu bir süreçte, saldırıların Kürtlerle sınırlı tutulmadığı ve tutulmayacağını göstermektedir.
İsmail Beşikçi’nin tekrar yargılanması, Kürt halkına yönelik saldırılara ve baskılara karşı çıkan, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunan herkese verilmek istenen bir gözdağıdır. Ama biliyoruz ki, İsmail Beşikçiler dün susturulamadı, bugün de susturulamayacaktır.
Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AvEG-Kon) ve bağlı kurumlar olarak, Türk Devleti’nin İsmail Beşikçi’yi yeniden yargılamasını şiddetle protesto ediyor ve Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nin açtığı imza metnini destekliyoruz.
ARTIK YETER! EDİ BESE!
İsmail Beşikçi Yargılanamaz!
AvEG-Kon
(Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu)
ve üyesi kurumlar
Almanya Göçmen İşçiler Federasyonu (AGİF) - agif@gmx.de
İsviçre Göçmen İşçiler Federasyonu (İGİF) - igif@gmx.ch
Fransa Türkiyeli Göçmen İşçiler Kültür Derneği (ACTIT) - actit2004@hotmail.com
Londra Göçmen İşçiler Kültür Derneği (GİK-DER) - rwca1991@hotmail.com
Hollanda Vardiya Enternasyonal Kültür ve Sanat Vakfı (VEK-SAV) - veksav@hotmail.com
Edinburg Göçmen Aileler Birliği (EGA-BİR) - urfo@hotmail.com
Belçika Ezilen Göçmenler Kolektifi (EGK) - info@collective-oi.org
Avusturya Göçmen İşçiler İnisiyatifi – migrant@gmx.at
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)