26 Mayıs 2010 Çarşamba

Bu bir skandaldır:

Gazeteci Vedat Kurşuna 166 yıl 6 ay hapis cezası...

Türkiye’de günlük ve Kürtçe yayın yapan tek gazete olan Azadiya Welat gazetesi eski yazı işleri müdürü Vedat Kurşun, 166 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı... Bir gazetecinin ‘işini’ yaptığı için cezalandırılması bu toplumun ayıbıdır ama ondan da ötede bu durum hukuka, basın özgürlüğüne, insan haklarına, evrensel ifade özgürlüğü ilkelerine, akla, mantığa da aykırıdır. Bir gazetecinin bu şekilde cezalandırılması eşine az rastlanır bir skandaldır ve skandal utanılacak şey demektir. Savcı, Vedat Kurşun için 525 yıl hapis cezası talep ediyor ve mahkeme insafa gelip 166 yıl 6 aya hükmediyor... Acaba dünyada bunun bir örneği daha var mıdır? Vedat Kurşun’a verilen bu ceza, Türkiye’deki rejimin niteliği hakkında da fikir veriyor. Bir zamanlar Kürtçe diye bir dilin ve Kürt diye bir ulusun varlığı kabul edilmiyordu. Şimdilerde Kürtçe’nin varlığı kabul ediliyor, üstelik Kürtçe yayın yapan TRT şeş gibi bir de devlet kanalı var, fakat Kürtçe yayına muhalif olmamak kaydıyla yaşama şansı tanınıyor. Oysa ifade özgürlüğünün temel mantığı eleştiri yapılabilmesidir, aksi halde varlık nedeni ortadan kalkar. Başta Vedat Kurşun olmak üzere, Azadiya Welat gezetesinin ve diğerler Kürtçe yayın yapan gazete ve dergilerin muhabir, yazar, yönetici ve sorumlularına yönelik baskı ve cezalandırmanın asıl nedeni, muhalif olmalarından, farklı, aykırı görüşleri dile getirmelerindendir. Eğer öyleyse bu ülkede ‘basın özgürlüğü’ denilenin reel bir karşılığı var mıdır?

Gazetedeki haber başlıkları bile suç sayılarak yüzlerce dava açıldığına bakılırsa, bu “biz muhalif Kürt gazetesi istemiyoruz” demeye geliyor... Gazete haberlerindeki “işkenceye karşı sessizlik” Diyarbakır’ın eski adı olan “Amed”, “Kürdistan”, “Gerilla” “Sayın Öcalan”... gibi kelimelerin örgüt propagandası sayılıp ağır cezaya çarptırılma gerekçesi yapılması, neyin amaçlandığını ve asıl niyeti de ortaya koyuyor. O kadar ki, bir şeyin suç sayılması için Azadiya Welat’da yayınlanması yeterli... Durum böyleyken, bir de ‘demokrasiden’, ‘demokratikleşmeden’, ‘açılımdan’ söz etmek, bu rejimin bir ironisidir. Halen onlarca muhalif, sosyalist, devrimci ve Kürtçe yayın yapan gazete ve dergi çalışanı hapishanelerde bulunuyor ve soruşturmalar, tutuklamalar, davalar ve mahkûmiyetler artıyor.

Vedat Kurşun’un görevini yapmaktan alıkonmasının, 166 yıl 6 ay hapse mahkûm edilmesinin, yönettiği gazetenin yasaklanmasının nedeni TMK ve TCK’da yer alan, uluslar arası basın Özgürlüğü ve haklarıyla hiçbir ilişkisi bulunmayan hükümlerdir. Bu hukuksal dayanakların 12 Eylül AFC’sinin uzantısı olduğunu belirtmekle birlikte, bu yasalar eliyle sosyalist, devrimci, muhalif ve Kürtçe yayın yapan gazete ve dergilere onlarca soruşturma, kapatma ve tazminat cezaları uygulanmaktadır. Vedat Kurşun ve diğer tutuklu gazetecilerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Vedat Kurşun’un acilen tahliye edilmesinin bir nedeni daha var: Kurşun hapishanede Hepatit B hastalığına yakalanmıştır, hapishane koşullarında tedavisi mümkün değildir.

Biz ‘Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’ ve bu bildiriyi imzalayan kurum ve kişiler olarak, Vedat Kurşun’un ve ‘normal işlerini’ yaptıkları halde hapishanelerde bulunan gazetecilerin serbest bırakılmasını, özgür düşünceye ve tartışmaya engel olan yasal mevzuatın daha geç olmadan değiştirilmesini, muhalif yayınlar üzerindeki para cezaları, soruşturmalar ve tutuklamaların kaldırılmasını talep ediyoruz... Saygılarımızla...

Kurumlar:
Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi, Demokratik Haklar Federasyonu, DİP Girişimi, 78'liler Girişimi, Mazlum – Der, Devrimci 78'liler Federasyonu, Demokrasi ve Özgürlük Hareketi,BDP Genel Merkezi ve Meclis Grubu ,İHD Ankara Şube, SDP, ÇHD Ankara Şube, Türkiye Gerçeği Dergisi, KURD - DER,THYD - DER, ESP Ankara İl Örgütü, Sosyalist Parti Ankara İl Örgütü, EMEP Ankara İl Örgütü, EHP Ankara İl Örgütü, Günlük Gazetesi, Azadiya Welat Gazetesi, Özgür Üniversite, …

Kişiler:
İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Sibel Özbudun, Temel Demirer, Adil Okay, Yücel Demirer, Ragıp Zarakolu, Attila Tuygan, Mahmut Konuk, Sait Çetinoğlu, Recep Maraşlı, Emrah Cilasun, Sungur savran, Şiar Rişvanoğlu, Hüseyin Gevher, Bedriye Yorgun, Sami TAN, İrfan AKTAN,Selma GÜNGÖR, Ahmet TELLİ, Sultan ÖZER, Hüsnü ÖNDÜL, Hasip KAPLAN, Hüseyin AYKOL, Emirali ŞİMŞEK, İsmet ASLAN, Mihraç Ural, Fikret Çalağan, ...



Destek için İmza Formu İmza Listesi

11 Mayıs 2010 Salı

Niteliksizlik Üzerine

Dunning-Kruger Sendromu

Televizyon izlerken birilerine bakıp da Ya bu adam bu sığlıkla nasıl buralara kadar gelebilmiş diye düşündüğünüz oldu mu hiç?

Ya da işyerinizde sizinle aynı ya da daha üst aşamada bir görevde olan bazıları, sizde büyük bir şaşkınlık uyandırdı mı?; onlara bakıp Bu cahillik, kendini bilmezlik nasıl fark edilmez? diye iç geçirdiniz mi?

Justin Kruger ve David Dunning adlı iki ABD li bu hissi çok yaşamış olacak ki, iki psikiyatri uzmanı , 10 yıl kadar önce bir teori ortaya attı :

Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır.

Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı . Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:

Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimin dedir.
Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.

Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

Bitmedi...

Cornell Üniversitesi ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik Nasıl geçti?
sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi...

Soruların yüzde 10 una bile yanıt veremeyenlerin kendilerine güvenleri müthişti. Onların testin yüzde 60 ına doğru yanıt verdiklerini düşündükleri; hatta iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıktı.

Soruların yüzde 90 ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise en alçakgönüllü deneklerdi; soruların yüzde 70 ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.

Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı:
İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan yetersiz kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!

Ancak bu cahillik ve haddini bilmeme karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur. Eksiler kariyer açısından artıya dönüşür.

Sonuçta, kifayetsiz muhterisler her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler... Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında fazla alçakgönüllü davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler...Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da ihtiras eksikliği ile suçlanırlar...

Ne olur fazla mütevazi olmayın !...

Siz de çevrenize şöyle bir bakın diyeceğim ama eminim bu satırları okurken bile aklınızdan bir dolu yüz, bir dolu isim geçti...

Bence Dunning ile Kruger in, bu çalışmalarıyla 2000 de, Nobel yerine Harvard Üniversitesi nin Ig Nobel ini alma nedeni cahil olmamalarıydı . Gönlümün nobelini bu ikiliye vererek yazımı Bertrand Russel in bir sözüyle bitiriyorum:

Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin
olmalarıdır.

Sarkis Hatspanian

 

tarafından gönderilmiştir.

26 Nisan 2010 Pazartesi

BİR DAHA ASLA !!!

BİR DAHA ASLA !!!

(24-25 Nisan 2010 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen
“Öncesi ve Sonrasıyla 1915: İnkâr ve Yüzleşme” başlıklı sempozyumun
Yücel Demirer tarafından hazırlanan ve toplantı kapanışında okunan
sonuç bildirisidir.)

İki günlük yoğun, yorucu ancak verimli toplantılardan sonra kapanışa gelmiş bulunuyoruz. Başta Sait Çetinoğlu ve Mahmut Konuk ile birlikte emeği geçen tüm kişi, kurum ve çevrelere teşekkür edip; 2010 yılı 24 Nisan’ında soykırım mağdurları için Ankara’daki saygı duruşunda duyduğumuz buruk heyecanı vurgulayarak başlamak isterim.
Toplantıya hazırlık döneminde düzenleyici arkadaşlarımızın karşı karşıya kaldıkları duruma ilişkin birkaç cümle etmek, süreci doğru okumak açısından önemlidir. İmece usulü ve dayanışma ile düzenlenen toplantımız için, 2009 Kasım’ında rezervasyon yaptırılması ve Aralık ayında bedelinin ödenmesine rağmen İMO’nun, bir hafta kala “tamirat” gerekçesiyle salonunu bize vermeyeceğini bildirmesi, mekânda adı yaşayan Teoman Öztürk’ün kemiklerini sızlatmıştır. Benzeri bir sıkıntıyı şu anda toplandığımız salon için de yaşadık. Önce toplantıyı iptal ettiğimizi duyurmamız gerekti. Sonra tekrar başlattık ve toparlayabildiğimiz katılımcılar ile dün karşınızdaydık.
Bunları bir yakınma olmaktan çok devlet politikalarındaki sürekliliğe işaret etmek için bahsetmek zorunluluğu hissettim.
Toplantımız Fikret Başkaya’nın işaret ettiği gibi konuyu gerçek sahiplerine, biz sıradan insanlar katına getirdiği için önemliydi. Misyonu karartmak ve parlatmak olan resmî tarihçiye karşı, halkların onurlu ortak tarihine katkı sağlama yolunda mütevazi ve önemli bir adım oldu.
Baskın Oran’ın tebliğinde ifade ettiği gibi konunun karmaşık ve fakat birbiriyle ilintili boyutları mevcuttur. Baskın Hoca’nın “Anadolu’da her çarpılan Ermenileri çarpmıştır” sözleriyle belirttiği gibi neredeyse domino etkisiyle ilerleyen kırım ve baskının gelişimine yönelik anlama ve anlamlandırma sürecinin henüz daha başında olsak da, Ankara sempozyumu önemli akademik ve toplumsal boyutlu imkânlara işaret etmesiyle de önemliydi.
İki günlük toplantıda ifade edildiği üzere sürecin anlaşılmasında iç ve dış nedenlerin ayrı ayrı ve soğukkanlılıkla irdelenmesi gerekiyor. Adil Okay’ın “tek gidişli pasaport” utancıyla örneklendirdiği sürecin Mahir Sayın’ın sözleriyle salt dünün sorunu olarak görülmemesi ve kolektif psikolojimizi tahrip eden boyutlarıyla ilgilenilmesi gerekiyor. Bu gerekliliğin altında ise dün Ermenilerin karşı karşıya kaldığı durumu bugün Kürt kardeşlerimizden uzak tutulması gerekliliği yatmakta…
İkinci oturumda İsmail Beşikçi hocamız arşiv fetişizmine dikkat çekerek 1990’larda yapılan iki mahpus kıyımının 2080 yılında emir belgesinin bulunamayacağı çıkarsaması üzerinden çok önemli bir metodolojik yanılsamayı vurguladı.
Sait Çetinoğlu Osmanlı ve Türkiye cumhuriyeti arasındaki bitmez süreklilik ve kopuş tartışmalarında, genellikle yalnızca soyut düzlemde sürdürülen zihniyet sürekliliği tartışmasını, verdiği örneklerle kadrolarda süreklilik boyutuna taşımış oldu.
Avrupa Süryaniler Birliği’nden Tuma Çelik, Ermeniler dışında yanıbaşımızda yaşanmış ve yaşanan yakın mağduriyetlere değinirken, lisede ismini Tuna olarak verişini anlatışı yüreklerimizi burktu.
Resmî tarih yazımının arşiv kavramını işine geldiği gibi kullanması ve böylece iğdiş etmesi konusunda Beşikçi’nin notuna yanıt öğleden sonraki üçüncü oturumda genç araştırmacılar Mehmet Polatel ve Aslı Comu’dan geldi. Mehmet Polatel emval-i metrukenin (terk edilmiş mallar) nasıl talan edildiği, kimlere dağıtıldığını, sermayenin Türkleştirilmesi sürecini tartıştı. Aslı Comu, arşiv materyali üzerinden Adana, Tarsus ve Mersin örneğinde Ermeni mallarının kimlere nasıl verildiğini tartıştı.
İkinci gün “Ermeni Meselesi: Ne ve Nasıl Yapmalı?” başlıklı panelde Khatchig Mouradian tekçi bir Türk halkı gerçekliği ve tanımlaması yapmanın olanaklı olmadığını belirterek başladığı konuşmasında, son yıllarda 1915 soykırımının bir demokrasi meselesinden çok bir adalet meselesi olarak tartışılması gerektiğini vurguladı. Alışılanın aksine, özür dileme ve tazminat tavırlarının halkları bölen bir durum olmaktansa, sağlıklı bir ilişkilenmenin başlangıcı olacağını belirtti.
Ragıp Zarakolu Sao Paulo’da karşılaştığı Maraş ve Diyarbakırlılardan bahsederek başladığı konuşmasında Türkiye’de hep bir problem kaynağı olarak suçlanan diaspora Ermenilerinin aslında ne kadar Türkiye’yi yansıttığı ve negatif genellemeleri yanlışladığını belirtti. Türkiye’de Ermeni meselesi ile ilgilenen kurum ve komitelerin gizli tutulduklarından yakınan Zarakolu, bunların faaliyetlerinin gün ışığına çıkarılması gerektiğini belirtti.
Henry Theriault dünya düzlemindeki çok sayıda yüzleşme ve özür örneğine değinerek, soykırımı reddin geniş toplumsal kesimler üzerindeki negatif etkisine değindi. Uluslararası politik ağırlıkları olan Ermenistan ve Türkiye Cumhuriyetlerinin eş muhataplar olarak alınmasını sakıncalı bulan Theriault, soykırım kurbanlarına verilecek tazminatın gerçek bir politik açılım için tek şans olduğunu belirtti.
Eilian Williams’ın Avrupa’nın küçük ülkelerindeki kamuoyu tavrının oluşum sürecini tartışırken kültürel ve folklorik değerlere sinen ve buradan takip edilebilecek ön yargılara yaptığı vurgu ileriki araştırmalar için önemli bir anımsatmaydı.
Henry Theriault’nun tazminata ilişkin görüşüne karşı çıkan Sevan Nişanyan, vergi veren bir vatandaş olarak torun çocuklarına verilecek bir tazminatın çözüm olamayacağını ifade etti. Suçun şahsiliği ilkesine dikkat çeken Nişanyan, bu tip taleplerin süreci geliştirmeyeceğini, aksine bu ülkede birlikte yaşama imkânını daraltacağını belirtti. Nişanyan, bunun yerine Halaskargazi Caddesinin adının Hrant Dink caddesine dönüştürülmesi örneğinde olduğu gibi sembolik ve ahlaki çabalarda bulunulmasını önerdi. Asıl anlama faaliyetinin sürecin sosyo-ekonomik okunmasından geçtiğini belirtti.
Arat Dink’in “yüz yıl önce avdık, şimdi yem olduk” sözleriyle konuşmasına başlayan Temel Demirer, kırım gerçekliğinin devlet tarihinde bir yerleşik tercih olduğunu ve bununla ancak resmî ideolojiyle hesaplaşılarak mücadele edilebileceğini belirtti. Cumhuriyeti Malta sürgünlerinin kurduğunu, sermaye birikiminin temelinde soykırım talanı yattığını belirten Demirer, inkârın Türkiye Cumhuriyeti’nde devam eden İttihatçılık olarak niteledi ve çözümün radikal bir yüzleşme ve halkların birliğinden geleceğini belirtti.
1911’de ABD’ye göçen bir babanın oğlu olan Harry Parsekian Türkiye insanını suçlamadığını, karşılıklı anlayışın gerekli olduğunu ancak resmî bir özür dileme olmaksızın sürecin ilerleyemeyeceğine inandığını belirtti.
Ermenistan’da tutuklu bulunan Sarkis Hatspanian bildirisinde soykırımı bir imha ve inkâr temelinde değerlendirmenin doğru olduğunu, soykırımın Türkçü genişlemenin önünde engel görülen Ermenistan fikrinin yok edilmesi demek olduğunun gerekli olduğunu vurguladı.
Recep Maraşlı poster bildirisinde, Ermeni soykırımında Kürtlerin rolünü irdelerken, Kürtlerin bu süreçte planlayıcı ve karar alıcı olmamakla birlikte, basit bir işbirlikçi değil, soykırımcıların tarihsel arka planı olan bir stratejik ortağı olduğunu vurguladı.
Garbis Altınoğlu’nun bildirisinde ise, Türk-Ermeni sorununun son derece karışık ve derin köklere sahip olduğunu vurgulanırken, ulusal zulmün ve toplumsal adaletsizliğin belirtilerine karşı çıkmadan ve savaşmadan soykırımı gerçekleştirenlerle hesaplaşılamayacağı belirtildi.
Kapanış oturumunda Tayfun İşçi, Kızılbaş Dergisi’nden Ali Ülger, Kaldıraç Dergisi’nden Zeynel Sabaz, Sosyalist Demokrasi Partisi’nden Barışta Erdost, Partizan temsilcisi Kenan Özyürek, Demokratik Haklar Federasyonu’ndan Cemal Doğan, Sosyalist Parti’den Mustafa Kahya, Alınteri Dergisi’nden Nur Yılmaz, Yaşar Batman, Huriye Şahin ve Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nden Mahmut Konuk’un söz aldıkları sempozyumda, iki gün boyunca Ermenilerin uğradıkları kıyımı soykırım kavramı dışında değerlendirenler olduysa da, sempozyum organizatörleri ve konuşmacıların çoğunluğu süreci soykırım olarak niteleyip, soykırım nitelemesinin suç olmaktan çıkarılması, devletin bu gerçeklikle yüzleşmesi ve sorumluluklarını yerine getirmesi gerekliliği ile tekçi anlayışlara son veren ve tüm farklılıkların eşitlikçilik temelinde son bulmasını sağlayan demokratik bir anayasa gereğini öne çıkardılar.
Toplantının katılımcıları, “1915’de ne oldu?” sorusuyla sınırlanması mümkün olmayan Ermeni meselesinin tarihsel bir arka planı olduğunu, çözümünün de toplumsal tarihin gelişim dinamikleri ekseninde, AB, ABD ve benzeri müdahalelerle değil, bizatihi halklar tarafından, halkların kardeşliği ilkesi temelinde gerçekleşebileceğini, bu ülkede bir daha soykırımların yaşanmaması için dile getirdiler.

30 Ocak 2010 Cumartesi

UZAK-YAKIN ÜLKEDEN GELEN MEKTUP

UZAK-YAKIN ÜLKEDEN GELEN MEKTUP
Ragıp Zarakolu
Bu coğrafya’da Ermeni olmanın yükü ağırdır. Ama hem Ermeni hem solcu iseniz bu yük daha da ağırlaşır. Ocak ayında Ermenistan’ın Vardaşen Mahpushanesinden “Acı Bir Kayıp” bir mektup ulaştı elime. Bir “Çınar”, bir “Eski Tüfek”, "Deli" namıyla maruf Kevork Yoldaş, sonsuzluğa doğru yelken açan bir tekneyle ayrılmıştı aramızdan.
Hapisliğin en kötü anlarından biri, hep yeniden buluşmayı, kucaklaşmayı hayal ettiğiniz bir sevdiğinizi yitirdiğinizi öğrendiğiniz andır. Sanki ağır bir tokat yemiş gibi olursunuz, olduğunuz yerde sallanırken. Hayal ettiğiniz o kavuşma anı asla gerçekleşmeyeceği an dank eder kafanıza. Bir yandan da bir suçluluk duygusu kaplar içini. Keşkeler kovalar birbirini. İşte o an gerçek mahpusluğun başladığı andır.
12 Eylül sonrasından ve onu izleyen Kürt savaşında az insan yaşamadı bu duyguyu zindanda…
Oğul, yoldaşı saydığı babasının sonsuza intikal edişini şu satırlarla duyuruyordu bizlere:
“Kevork Yoldaş, TKP tevkifatlarından nasibini almış bir hem Ermeni ve hem komünisttir. Hiç bir koşulda Ermeniliğini de ve komünistliğini de saklamamış, her iki kimliğiyle iftihar etmiş ve bu niteliklerinden ötürü T."C" işkencehanelerinden ve cezaevlerinden geçmiş, 1974 "af"fı ile "özgürlüğüne" kavuşmuş bir yoldaşımızdır. Anısı ışığımız olsun!

Sireliner, 1915'te durdurulmak istenen saatimizi tik-tak...tik-tak
yeniden çalıştırma görevini yerine getirmiş neslin temsilcisi, "T.C"
mahpusanelerinde Ermeni kimliğini başı dimdik bir direniş örneğiyle
omuzlamayı kader bilmiş, "düşmana inat bir gün fazla yaşamak" amacıyla
baskı, zulüm ve hakarete maruz kalmayı tek bir defa bile sineye
çekmeden hep insanlık onuruna sadık kalma şerefine nail olarak
yaşadığı 81 eziyet dolu senelerine, bir de "Der-Zor'a ertelenmiş
sürgün" 3 göçü sığdırmak zorunda kalmış olan, Kilikya Ermenilerince
"Deli Kevork", diğer halktan olanlarca "Gâvuroğlu" olarak tanımlanmış
sevgili babam Kevork Dzeruni HATSPANİAN, 28 Ocak 2010 günü Köln'de
vefat etmiştir. Doğup büyüdüğü anavatanından uzak ve bize yabancı
yerlerde toprağa verilme acısıyla dünyevi yaşama veda eden babamın
ruhu eminim şimdi Adıyaman'dan İskenderun'a uzanan sıradağlarda
özgürce kanatlanıp uçmaktadır. Dürüst, namuslu, onur dolu, hep insanca
yaşama arzu ve özlemiyle çarpmış koskoca bir yürek taşımış babamın
anısını yaşatacak, gerçekleştiremediği tüm rüyalarının da "deli"
mırasçısı olmaya çalışacağım ! Sarkis HATSPANIAN "Vardaşen"
Mahpusanesi, Ermenistan – 29 Ocak 2010”.
Sakis Hatspanyan, Ermenistan’da hayli olaylı geçen genel seçimler sonrasında gözaltına alındı. Herhangi bir somut suçlama olmadan gözaltında tutulan Hatspanya’ın serbest bırakılması için benim de imza verdiğim bir kampanyası başlatıldı. Aşağıda Devlet Başkanı Serj Sarkisian’a yollanan imza metnine yer vermekteyim:


“Sayın Başkan

Ermeni halkının yiğit evladı, Sarkis Hatspanian’ın Başkanlık seçimlerindeki siyasi tutumundan dolayı kasım 2008 tarihinden bu yana Yerevan’da siyasi tutuklu olduğunu üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayız.

Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi; Ermeni devrimciler, uluslar arası devrimci harekete başından beri omuz vermişler, birçoğu bu yolda hayatını kaybetmiştir. 1789 Fransız Devriminde yer alan İsdepan (Etienne) Vosgan; Haziran 1915'te diğer Ermeni sosyalist yoldaşlarıyla birlikte idam sehpasına tırmanırken “yaşasın Sosyalizm!” diye haykıran Paramaz (Matdeos Sarkisyan) 1915 Soykırımından sağ kurtulabilenlerden, bulundukları ülkedeki devrimci mücadelelere omuz verirken yaşamını yitiren Şadarevian (Lübnan), Boğosyan (Bulgaristan), Armenak Bakırcıyan (Orhan Bakır - Türkiye) bunlardan yalnızca birkaç tanesidir. Dahası, Ermeniler, 1936 İspanya İç savaşında Devrimci müfrezeler içinde yer almışlar, Aşot Artiesyan, falanjistlere karşı dövüşürken yaşamını kaybetmiştir. Ve nihayet, 1940’larda Nazilere karşı direnişte ön safta yer alıp kurşuna dizilen efsanevî Manuşyan (Komutan Charles)’ın adını anmak gerekir.

Bu devrimci geleneğin son kuşağından Aleksandrette/İskenderun doğumlu Sarkis Hatspanian Türkiye devrimci hareketi içinde yetişmiş, 1980 cuntasından sonra kovuşturmaya uğramış, tutuklanıp 12 Eylül tezgâhında işkence görmüştür. Bunun ardından, kaçak yollardan ulaştığı ve mülteci olarak yaşadığı Fransa’da kendini geliştirmiş, sanat dünyasında isim yapmıştı. Ne ki, Ermeni halkının bu yiğit evladı, ülkesinin ve halkının çağrısıyla Fransa’daki koşullarına sırtını dönüp, Ermenistan’ın kuruluşuna katılmak üzere halkının yanına koşmuştur. Bu konuda hiçbir özveriden kaçınmadığı da malumunuzdur.

Sarkis Hatspanian’ın, bir yılı aşkın süredir hakkında hiçbir suçlamada bulunulmaksızın ve muhakeme edilmeden cezaevinde tutulması, bizleri derin bir üzüntü içinde bırakmaktadır. Kendisinin bir an önce serbest bırakılması için gerekli girişimlerde bulunarak, özgürlüğüne kavuşmasına, ailesine, dostlarına, yoldaşlarına kavuşarak, her zaman yanında olmak istediği halkının arasına dönmesine yardımcı olacağınıza inanmak istiyoruz.”

Bugün Türkiye’de uydurma gerkeçelerle, TMY’nin kötü yazılmış suistimale açık maddeleri mesnet gösterilerek, gözaltında tutulan Mehmet Yeşiltepe ve Murat Akıncılar gibi Türkiyeli sosyalist yazarlarla ilgili Ankara Düşünce Özgürlüğü Platformunun açıklamasına da yer vermek istiyordum. Öteki yazıya kaldı. Hasılı dünyanın her yerinde sosyalist olmak zor zanaat. Ama olumlu şeyler de oluyor. Devrimci yazar Kutsiye Bozoklar’ın cenazesine katıldıkları için TMY temelinde tutuklanan Sanat ve Hayat Dergisi yayın yönetmeni Hacı Orman ve arkadaşları serbest bırakıldılar. TMY’nin Türkiye’yi Quntanamo Üssüne çevirmek üzere, 1000’in üstünde Kürt toplum önderinin tutuklanması bunun kanıtı. Anti-komünist eğilimin son dönemlerde yeniden boy göstermesi ile, keyfi tutuklamalar da artmış vaziyette.






Acı Kayıp
Yoldaş "Deli" Kevork TKP tevkifatlarından nasibini almış bir hem Ermeni ve hem komünisttir. Hiç bir koşulda Ermeniliğini de ve komünistliğini de saklamamış, her iki kimliğiyle iftihar etmiş ve bu niteliklerinden ötürü T."C" işkencehanelerinden ve cezaevlerinden geçmiş, 1974 "af"fı ile "özgürlüğüne" kavuşmuş bir yoldaşımızdır.Anısı ışığımız olsun!

Sireliner, 1915'te durdurulmak istenen saatimizi tik-tak...tik-tak
yeniden çali$tirma görevini yerine getirmi$ neslin temsilcisi, "T.C"
mahpusanelerinde Ermeni kimligini ba$i dimdik bir direni$ örnegiyle
omuzlamayi kader bilmi$, "dü$mana inat bir gün fazla ya$amak" amaciyla
baski, zulüm ve hakarete maruz kalmayi tek bir defa bile sineye
çekmeden hep insanlik onuruna sadik kalma $erefine nail olarak
ya$adigi 81 eziyet dolu senelerine, bir de "Der-Zor'a ertelenmi$
sürgün" 3 göçü sigdirmak zorunda kalmi$ olan, Kilikya Ermenilerince
"Deli Kevork", diger halktan olanlarca "Gâvuroglu" olarak tanimlanmi$
sevgili babam Kevork Dzeruni HATSPANIAN, 28.ocak.2010 günü Köln'de
vefat etmi$tir. Dogup büyüdügü anavatanindan uzak ve bize yabanci
yerlerde topraga verilme acisiyla dünyevi ya$ama veda eden babamin
ruhu eminim $imdi Adiyaman'dan Iskenderun'a uzanan siradaglarda
özgürce kanatlanip uçmaktadir. Dürüst, namuslu, onur dolu, hep insanca
ya$ama arzu ve özlemiyle çarpmi$ koskoca bir yürek ta$imi$ babamin
anisini ya$atacak, gerçekle$tiremedigi tüm rüyalarinin da "deli"
mirasçisi olmaya çali$acagim ! Sarkis HATSPANIAN "Varda$en"
Mahpusanesi, Ermenistan - 29.ocak.2010

17 Ocak 2010 Pazar

3. ÖLÜM YILDÖMÜNDE AKHPARİK HRANT’IN ANISINA!...

3. ÖLÜM YILDÖMÜNDE AKHPARİK HRANT’IN
ANISINA!... Seni anlatabilmek seni,
İyi çocuklara, kahramanlara…
Seni anlatabilmek … Seni…
Bir kibrit çöpüne…
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne!..
Ahmed ARİF

“Bizim bu topraklarda gözümüz var. Ama bir yerlere alıp götürmek için değil, yerin taaa dibine gömülmek için…”
...demişti bir keresinde!..
“Bir güvercinin ruh tedirginliği içindeyim… ürkek… güvensiz… Ama biliyorum ki bu ilkede güvercinlere dokunmazlar…”
…diye yazıyordu “Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği” başlıklı yazısında…
Son yazısı olmuştu bu!..
Yokluk, yoksulluk içinde geçmişti çocukluğu, gençliği. Yetimhanede büyümüştü.
Halkının yaşadığı “büyük felaket”i, soykırımı iliklerine kadar yaşıyordu.
Ama ırkçılığa, halklar arasında kin ve düşmanlığa zerre kadar prim vermemişti ömrü boyunca…
O, devrimci bir bilinçle yaklaşıyordu halklar sorununa…
TKP-ML(TİKKO) üyesiydi gençlik yıllarında. 12 Eylül askeri faşist darbesi geldiğinde arkadaşlarına artı bir zarar gelmesin diye adını Fırat DİNÇ olarak değiştirecek kadar sorumlu ve naif bir düşünce adamıydı.
Türkiye Sosyalistlerinin-en azından bir kesiminin- birleşik bir partisi gündeme geldiğinde tereddüt etmeden Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nde yerini almıştı.
Kürt Halkı’nın yaşadığı zulme, katliamlara sessiz kalmadı. Kürt Halkı’nın eşit, özgür yaşama isteğine, onurlu bir barış talebine bütün gücüyle destek verdi. Barış Meclisi üyesiydi.
Irak Savaşı sırasında Arap Halkıyla dayanışma için “Doğu Konferansı Girişimi”nin kurucuları arasında yer aldı.
O, İHD üyesiydi aynı zamanda, yılmaz bir insan hakları savunucusuydu. Yaşasaydı bugün Manisa Selendi’de yaşananların karşısında bütün yüreğiyle dimdik durup “hepimiz Roman’ız” diye haykıracağından asla şüphe duymuyoruz.
Birgün Gazetesinde köşe yazıları yazıyordu.
…Ve AGOS’u kurmuştu, Ermenice-Türkçe… Öz çocuğuydu AGOS, her şeyiydi O’nun… Ve O, her şeyiydi AGOS’un; kurucusu, yazarı, sahibi, genel yayın yönetmeni…
Ermeni Halkı’ndan Türk Halkı’na, Türk Halkı’ndan Ermeni Halkı’na bilgi, haber, duygu aktarıyordu AGOS, halklar arasında bir duygu köprüsüydü O’nun AGOS’u.
Kendisinin ve ailesinin asgari ihtiyaçları dışında bütün varlığını AGOS’a ve Ermeni Yetimhanesindeki çocuklara adamıştı.
Bu nedenle kış ortasında altı delik ayakkabıyla dolaşıyordu ve vurulup boylu boyunca uzandığı yerden ayakkabısının altındaki delik suratına çarpıyordu utanmasını bilenlerin!..
AKHPARİK Hrant, 24 Nisan’dan- 24 Nisan’a emperyalist metropollerde ısıtılan ve Türkiye’yi emperyalist politikaları için dünyanın dört bir yanında daha fazla jandarma olarak kullanmak üzere sıkıştırmaktan başka bir amacı olmayan “soykırım” tartışmalarının ardındaki gerçeği gördü ve bu yüzden bunlara itibar etmedi hiçbir zaman.
Hrant bir barış savaşçısı olmasına rağmen söylemindeki hümanizmi ve kardeşliğe vurgusunu anlamayanlara karşı mesafeli durdu ve hep bir kavgası oldu.
Yurtlarından sökülen ve söylemine karşı çıkan kardeşleriyle anlaşamadığı da oldu ama devletin, resmi ideolojinin, resmi tarihin yalanlarına, yasaklarına teslim olmak da değildi O’nun bu tutumu.
O, halkının yaşadıklarını, Anadolu’nun yoksul, emekçi halklarına anlatmanın yolunu aradı hep. İnatla… Israrla.
Halklar arasında bir duygu köprüsü kurmaktı O’nun yaptığı.
Gizlenen gerçekleri açığa çıkarıp resmi tarihin yalanlarını teşhir ettikçe; açık faşistinden “sol” maskelisine, bütün “kafatası cumhuriyetçileri” nin boy hedefi haline gelmekte gecikmedi.
Sabiha GÖKÇEN’in şahsında Ermeni yetimleri sorununu dile getiren yazısından sonra İstanbul Valiliği’ne çağrılıp Vali Muavini’nin yanında iki MİT görevlisince tehdit edilmişti, “usulünce”!..
Ermeni halkında oluşan “Türk” imajını eleştirdiği uzun sosyo-psikolojik tahlil yazısı “Türklüğe hakaret” olarak damgalandı ve linç gösterileriyle dolu yargılama süreçlerinde 301.’den mahkum edildi.
Gerisi artık 1,5 milyon + 1 mesajının nasıl verileceğine kalmıştı.
Onu da soykırım mirasını sahiplenen bir devlete “yakışır” bir şekilde hallettiler. Artık bu işler için kullanmak üzere ellerinin altında her köşe başında hazır tuttukları bir “tetikçi güruh”u bu iş için kullandılar.
Ve bunu göstere göstere, bütün dünyanın gözlerinin içine sokarak yaptılar.
Neredeyse bütün bir kasaba halkı tetiği kimin çekeceğini bile aylar öncesinde biliyordu. “Ulucanlar Katliamının Baş Celladı”; dönemin İl Jandarma Alay Komutanı Albay Ali ÖZ de, Trabzon ve İstanbul Emniyet Müdürlükleri de, Emniyet İstihbarat Genel Müdürlüğü de biliyordu bunu.
Dahası ve en alçakça olanı da Akhparik Hrant’ın kendisi de bunu net olarak biliyordu ve artık “bir güvercinin ruh tedirginliği” içinde yaşıyordu. Gerisi yer ve zaman meselesiydi.
O da “usta işi” kotarılmıştı!..
19 Ocak saat:15.00
19 ve 15 = 1915
Mesaj tamamlanmıştı.
Sonra da Bahçeli’sinden, Yazıcıoğlu’na, Erdoğan’ından Baykal’ına-Perinçek’ine koro halinde gözyaşı dökmeye başlamışlardı!.. Timsah gözyaşları!..
“Hrant DİNK cinayeti Türkiye’nin imajına zarar vermiştir…”diyorlardı.
Öldürülmesi için gerekli bütün koşulları yaratanlar, O’nun ölüsünden de “fayda” sağlamaya çalışıyorlardı bu ırkçı ve kafatasçı cumhuriyet hesabına...
İğrenç, mide bulandırıcı ve hayâsızca!..
Bir toplumun “vijdan’ı bu kadar zulmü taşıyamazdı.
…Ve “vijdan” ayaklandı!..
Cenazesinde yol boyunca yürüdükçe büyüyen bir insan seli, yüz binler hep bir ağızdan “hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” diye haykırdı…
Taammüden işlenen bu devlet cinayeti tam da sahibini vuruyordu ki, tetikçiyi “buluverdiler”!..
Ardından da “azmettirici” psikopat “çete”yi!..
Artık “yargı devrede” idi ve artık “adalet mekanizması işleyecek” ti.
Kısa sürede mâlûm “klasik” de kendini gösterdi:
Karakolda kahraman Türk Polisi “tetikçi” ile hatıra fotoğrafı çektirme yarışına girmişti. Türk bayrağı önünde kartpostallık pozlar verdirilmiş ve basına servis edilmişti. Mahkemeye getirilen Cezaevi ring aracında “Ya sev,ya terk et” çıkartması sırıtıyordu. Duruşmalarda Hrant’ın ailesine, avukatlarına ağza alınmayacak küfürler, hakaretler savruluyordu. Her duruşmada Hrant’a bir kurşun daha sıkılıyordu adeta…
Türk usulü “adalet” böyle dağıtılıyordu!..
Aradan geçen 3 koca yılda orta yerdeki bütün verilere rağmen, gerçek katillere ulaşma konusunda bir arpa boyu yol alınmış değil.
Kendi bakanlarına “suikast” iddiaları için “kozmik oda” ya giren AKP adaleti Hrant’ın gerçek katillerinin ifadesine bile başvurmuyor.
Sistemin asker-sivil bürokrat eliti ile aralarındaki güç ve iktidar çatışmasının şiddetine bakıp AKP’yi sistemin dışında gören, ondan “post liberal” hayaller besleyenler, ezilenler için de adalet bekleyenler AKP’nin bir “egemen ulus” ve “egemen sınıf” partisi olduğunu unutuyorlar.
Güncel politik duruşlarından yola çıkıp her şeyi AKP karşıtlığı üzerinden kurmak ve Hrant Dink cinayetini de “Hrant’ın katili faşist AKP” diye slogan atarak AKP’ye yüklemek bilerek ya da bilmeyerek gerçek katilleri, Kontr-gerillayı, asıl devleti gözlerden saklamak ve abesle iştigal etmektir ama AKP’den Hrant için adalet beklemek de aptalcadır.
Aslolan bu devletin dayandığı ırkçı-kafatasçı temeli, resmi tarihi, resmi ideolojiyi ortadan kaldırmaktır. Ulusların ve dillerin tam hak eşitliğine ve özgürlüğüne, isterlerse ayrılma hakkına sahip olduğu bir ülke ve toplumsal sistem yaratmaktır.
Aksi halde Laik, Hanefi, Sünni, Müslüman, Türk (LAHASÜMÜT) kimliğini taşıyan, ya da bu kimliğe bürünmeye rıza gösterenler dışındaki herkes, her topluluk hedeftedir. Egemen ulus ve kimliğin dışındaki kimliklerin hakâret ve aşağılama konusu olduğu, toplu sürgün ve kıyımlara uğradığı, Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi göstere göstere katledildiği bir “bir arada yaşam” söz konusu olamaz.
Lenin’in dediği gibi;”hiçbir şey işçi sınıfının enternasyonal birliğine ulusal haksızlıklar kadar engel olamaz. Ulusal haksızlıkların olduğu bir yerde işçi sınıfının enternasyonal birliği kurulamaz…”
Ulusal haksızlıkları –“etnik meseleleri kaşımama” adına- görmezden gelindikçe, “bir arada yaşam”ın koşulları oluşmamakta, aksine egemen ulus ırkçılığı gemi azıya alarak bir arada nefes alma olanağı dahi bırakmamaktadır.
Ermeni-Nasturi soykırımını görmezden gelmek, Kürt soykırımına, Kürt soykırımını görmezden gelmek linç kültürünün büyümesine ve en son romanların bir kasabadan topyekün sürülmesine giden yolu açmıştır.
1915’in hemen ertesinde Anadolu’daki Rumlar’ın sürülmesi, Çerkezlerin hizaya getirilmesi, Mustafa Suphi ve yoldaşları şahsında komünist katliamı ve ardından Koçgiri’den Palu’ya, Sason’dan Zilan’a, Oremar’dan Tendürek’e Agiri’den Dersim’e vb. Kürt isyan ve katliamlarına sıra gelmiştir.
Mübadele yıllarında iki milyon Rum’dan dört yüz bininin kaldığı görülmüş, bu dörtyüzbinden de ikiyüzbini mübadele sırasında ölmüş, “varlık vergisi” ile gayrimüslimlere varlıklarının birkaç katı vergi konmuş, el konulan tüm mal varlıkları da yetmeyince Aşkale’de, Sivrihisar’da çalışma kamplarında telef edilmişlerdir. ”Sivil” yağma, çapul ve katliamın örgütlendiği 6-7 Eylül olayları yıllar sonra hazırlayıcıları tarafından; “muhteşem bir organizasyondu” sözleriyle Türk Gladio tarihindeki müstesna yerini almıştır.
Osmanlıda kılıçtan geçirilip, kuyulara atılan Kızılbaşların, Alevilerin kaderi Cumhuriyet Döneminde de değişmemiş, Çorum’da, Maraş’ta, Gazi’de katliama uğramış, Sivas’ta diri diri yakılmışlardır.
Son Kürt isyanında kırk bin civarında insan katledilmiş, on sekiz bin civarında “faili meçhul” cinayet işlenmiş, dört bin civarında köy-mezra yakılıp yıkılmış, dört milyon civarında Kürt toprağından sürülmüş, kendi ülkesinde “mülteci” konumuna getirilmiştir.
“Kürt Açılımı” diye başlayıp DTP’nin kapatılması, seçilmiş belediye başkanlarının kapısının kırılarak, başına basarak, kelepçelenip tek sıra halinde çekilmiş görüntülerinin basına servis edilerek sömürgeci egemenliğin küstahça sergilendiği merasimlerle “Kapan” a dönüşmesinin AKP eliyle olmasını anlamayanlar AKP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmamasının yegane “gerekçe” sini hatırlamalıdırlar: Burjuva medyasındaki akıl hocası zevatın ağız birliği etmişçesine; ”AKP kapatılırsa doğuda başka Türk partisi kalmaz” şeklindeki çığlıkları boşuna değildi.
Başka yolu yok!..
Ya bu ırkçı ve kafatascı Cumhuriyetin yerine ulusların ve dillerin tam hak eşitliğine ve özgürlüğüne dayalı bir ülke yaratacağız ya da bu kan ve zulüm denizinde debelenmeye, boğulmaya devam edeceğiz...
Akhparik Hrant!..
Sana söz veriyoruz.
Baskılara, katliamlara ”haldan bilmez kahpe yalana” inat seni anmaya, anlatmaya devam edeceğiz.
“İyi çocuklara, kahramanlara…”
Sen rahat uyu!..
ASLA UNUTMAYACAĞIZ!..
ASLA UNUTTURMAYACAĞIZ!..
-CEYNE ASTERUN YEĞPAY RÜTYUN
-BİJİ BIRATİYA GELLA
-YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ
16 0CAK 2009/ANKARA
MAHMUT KONUK
Hrant Dink ve Halklar Sorunu panelinde yaptığı konuşmadır

2 Ocak 2010 Cumartesi

AKP “AÇILIM”I RESMÎ İDEOLOJİK KAPANA DÖNÜŞÜRKEN

“Yarın… cesaretimiz kadar olacaktır.”
(Rojdestvenski.)

AKP “açılım”ı resmî ideolojik kapana dönüştü(rüldü); ya da “(A)çılım (K)apandı (P)olitikası” yeniden ihya edildi…
Burjuva medyasının “Bir açılım hatırası” manşetiyle sunduğu kareler, “açılım”ın ne olduğunu özetlerken; verdiği “ideolojik mesaj”la Kürtlerin onurunu kırmakla sınırlı kalmayıp; Karl Marx’ın çizdiği tarihsel çerçeveye* saygılı onurlu Türkleri de aşağılıyor…
Diyarbakır’ı kucaklamayan, Diyarbakır’ın “Evet” demediği herhangi bir “çözüm”ün olmayacağı, olamayacağı ayan beyan ortadayken; “Kürt Meselesi”nin adı “ulusal” ve niteliği “kolektif” olarak konmadan Kürtlerin “sosyal”, “kültürel”, “demokratik” haklarını ilerletme türünden kısmi reformlarla yol almak, mesafe kaydetmek mümkün değildir…
Ancak yaşananların bir kez daha ortaya koyduğu üzere Anadolu’nun Türk kesimi barışa hazır değil; bu böyle hâlâ ve ne yazık ki…
Bunun böyle olmasından ötürü AKP “açılım”ı resmî ideolojik kapana dönüş(türül)müştür. Bunda kesinlikle şaşırtıcı bir yan yoktur. Çünkü AKP’nin, Kürt Ulusal Sorunu’nu kolektif haklar düzleminden soyutlayıp ABD/AB standartlı “Bireysel Haklar” düzlemine indirgemesi, “açılım”ın ilk günlerinde Genelkurmay Başkanı’nın da onayladığı üzere, resmî ideolojinin “hayır” diyemeyeceği bir refleksti.
AKP’nin “kardeşlik” retoriğine ve AKP ile asker-sivil bürokrat elit arasındaki iktidar çatışmasının şiddetine bakıp AKP’yi resmi devlet ideolojisinin, Türk egemenlik sisteminin dışında sananlar AKP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından neden kapatılmadığını unutmuş görünüyorlar. “AKP kapatılırsa Doğu’da başka düzen partisi kalmaz” diye bağıran burjuva medyasının feryadını hatırlamıyorlar…
Gelinen noktada, Kürt sorununun ulusal niteliğini gölgelemeye yönelik manevralar, İsmail Beşikçi Hoca’yı doğrularcasına iflas etmiş; AKP eliyle devreye sokulan “açılım”, “liberallerin en muhafazakârı, muhafazakârların en liberali” AKP’nin niyet ve kapasitesini bir kez daha ortaya koyarken, sonuçları itibariyle Türkiye’de politik alanı da daraltmıştır.
Politik alanın daraldığı güzergâh, liberal yanılsamanın nihayete erdiği; CHP-MHP faşizan söyleminin öne çıkartıldığı, TSK’nın Trabzon’da bir savaş aracı olan Oruç Reis fırkateyninden mesajlar verdiği, Tekel işçilerinin gazlandığı, Bayramiç ve İzmir örneklerinde olduğu üzere linçlerin yaygınlaştığı ve sıradanlaştığı, krizin sonuçlarının tüm sonuçlarıyla ortaya çıktığı bir toplumsal huzursuzluk ve istikrarsızlık tablosuna denk düşmektedir.
Böylesi bir tablo, doğası gereği iktidar bloğunun parçalandığı bir “iktidar boşluğu”na denk düşer; her “iktidar boşluğu” da, sermayenin yeniden yapılanma gereksinimi doğrultusunda ve kaçınılmaz olarak yeni iktidar arayışlarına yol açar.
Kriz koşullarında sermayenin yeniden yapılanma arayışı, Kürtlerin özgürlük mücadelesinden emekçilerin iktisadî-toplumsal taleplerine, hiçbir toplumsal talebe olumlu yanıt verme olanağına sahip değildir. “Demokratik” olarak tanımlanan iktisadî cebir yöntemlerinin imkân dâhilinde olmadığı Türkiye’de sermayenin yeniden yapılanması ancak iktisat-dışı cebir totalitarizmi ile mümkün olacaktır.
Bülent Arınç’a “suikast girişimi”nden Barış ve Demokrasi Partisi’ne yönelen son operasyona dek tüm somut veriler de, yukarıda zikredilen olasılığa işaret etmektedir. “Kürt sorunu”na ilişkin devlet tutumu giderek “düzen içi çözüm”den “oy hesapları”nı dışlayan bir “hal”e doğru evrilmektedir. Sevk zincirine vurulu, tek sıra dizilmiş Kürt politikacıların ya da başına bastırılarak diz çöktürülen seçilmiş belediye başkanının basına servis edilen fotoğrafı bu “hal”in emarelerinin en önemli örneklerindendir. Bu gidişat Fikret Başkaya’nın kapitalizmin sürdürülemez özelliklerinin, onu daha baskıcı, saldırgan ve totaliter kıldığı yolundaki saptamasını doğrularken, Kürt halkının büyük bölümünü de bir “kopuş” noktasına doğru sürüklemektedir.
Buraya dek ifadeye gayret ettiğimiz tabloda “demokratikleşme” beklentileri giderek daha karşılıksız sanrılara dönüşüyor. Bu sanrıların “düzen içi düzenleme” ekseninde savunulması AKP ile liberaller arasındaki farkları ortadan kaldırmaktadır. Benzer biçimde, “düzen içi düzenlemeler” karşısında kopartılan fırtına da, CHP ile MHP arasındaki farkları yok etmektedir. Böylelikle sistem, siyasal güçlerini yeniden dizilime tabi tutarken, aynı zamanda kutuplaştırmaktadır da. Bu da kaçınılmaz bir hesaplaşmanın startını oluşturuyor.
Ancak söz konusu kamplaşmada taraf olmak, ne Kürtlerin ne de emekçilerin yararınadır. Şimdi yapılması gereken, Jean Jacques Rousseau’dan Marx’a uzanan hattın ifade ettiği gibi barışı bir “toplumsal adalet” olarak tasarlamaktır; bu ise, nihaî olarak Kant’a dayanan, ve “serbest piyasa”yı bir önkoşul olarak gören “Ebedî (ya da verili demokrasi koşullarına içkin) Barış” fikrinden kopuşu gerektirir. Serbest piyasa ve onu kutsayan görüşlerden hiçbiri barış getiremez. Bir “toplumsal adalet” olarak barışı kurabilmek için Kürtlerin mücadelesiyle Anadolu emekçilerinin toplumsal taleplerini “birbirlerini destekleme” retoriğinden kurtarıp toplumsal bir eylemin ittifakına dönüştürmek gerekiyor ki bu da, eninde sonunda resmî ideolojiyi, solculuğun tüm liberal ve ulusal versiyonlarını kesinlikle reddeden “Ezilenlerin Tarihsel Bloğu”nu oluşturmaktır.
Anlaşılmalı ki; Oruç Reis fırkateyninden Kürtlere olduğu kadar emekçilere ve anlayan herkese gözdağı verilmiştir. Diyarbakır’daki adliye sarayı önünde sevk zincirine vurulan Kürt politikacıları ve seçilmiş belediye başkanları nezdinde emekçilere diz çöktürülmekte, Ankara’da tekel işçileri nezdinde Diyarbakır yoksulları gazlanmaktadır. Saldırı hepimizedir. Ya aşağılanmayı, gazlanmayı ve kabul edeceğiz ya da…
Tercih bizim!
Bunları daha önce, “açılım”ın tezgâhlandığı ilk günde, “Kürt ‘Açılımına’ Dair Bildiri: Adıyla Çağırmamak Bir Yalan Söyleme Yöntemidir...”de söylemiştik…
“Açılım”ın başında, herkesin “Açılım Sarhoşu” olduğu koşullarda yazdıklarımız, kimilerine “kötümser kehanet(ler)” gibi gelmişti…
Umarız bu sefer de öyle olmaz
Dedik ya tercih ve gelecek bizim!

31 Aralık 2009.
*“Kara tende ezildiği sürece emek, beyaz tende asla özgür olamaz,”(http://www.zcommunications.org/zquotes/276)


Sibel Özbudun, Temel Demirer,Yücel Demirer,Kamer Konca,Mahmut Konuk,Sait Çetinoğlu,Fikret Başkaya,Gün Zileli,Nalan Temeltaş,Erdal Doğan,Güngör Şenkal,İsmail Beşikçi,Ayhan Çınar, Sinan Çiftyürek,Tuncay Atmaca, Kadir Cangızbay, Ragıp Zarakolu, Ahmet Önal,Attila Tuygan,Fatime Akalın,Recep Maraşlı


gercekinatcidir@gmail.cm

24 Aralık 2009 Perşembe

Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisian’a Açık Mektup/Open Letter to the Armenian President Serj Sarkisian/Lettre ouverte au Président arménien Serge Sarkissian




Sayın Başkan

Ermeni halkının yiğit evladı, yoldaşımız Sarkis Hatspanian’ın Başkanlık seçimlerindeki siyasi tutumundan dolayı kasım 2008 tarihinden bu yana Yerevan’da siyasi tutuklu olduğunu üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayız.

Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi; Ermeni devrimciler, uluslar arası devrimci harekete başından beri omuz vermişler, birçoğu bu yolda hayatını kaybetmiştir. 1789 Fransız Devriminde yer alan İsdepan (Etienne) Vosgan; Haziran 1915'te diğer Ermeni sosyalist yoldaşlarıyla birlikte idam sehpasına tırmanırken “yaşasın Sosyalizm!” diye haykıran Paramaz (Matdeos Sarkisyan) 1915 Soykırımından sağ kurtulabilenlerden, bulundukları ülkedeki devrimci mücadelelere omuz verirken yaşamını yitiren Şadarevian (Lübnan), Boğosyan (Bulgaristan), Armenak Bakırcıyan (Orhan Bakır - Türkiye) bunlardan yalnızca birkaç tanesidir. Dahası, Ermeniler, 1936 İspanya İç savaşında Devrimci müfrezeler içinde yer almışlar, Aşot Artiesyan, falanjistlere karşı dövüşürken yaşamını kaybetmiştir. Ve nihayet, 1940’larda Nazilere karşı direnişte ön safta yer alıp kurşuna dizilen efsanevî Manuşyan (Komutan Charles)’ın adını anmak gerekir.

Bu devrimci geleneğin son kuşağından Aleksandrette/İskenderun doğumlu Sarkis Hatspanian Türkiye devrimci hareketi içinde yetişmiş, 1980 cuntasından sonra kovuşturmaya uğramış, tutuklanıp 12 Eylül tezgâhında işkence görmüştür. Bunun ardından, kaçak yollardan ulaştığı ve mülteci olarak yaşadığı Fransa’da kendini geliştirmiş, sanat dünyasında isim yapmıştı. Ne ki, Ermeni halkının bu yiğit evladı, ülkesinin ve halkının çağrısıyla Fransa’daki koşullarına sırtını dönüp, Ermenistan’ın kuruluşuna katılmak üzere halkının yanına koşmuştur. Bu konuda hiçbir özveriden kaçınmadığı da malumunuzdur.

Yoldaşımız Sarkis Hatspanian’ın, bir yılı aşkın süredir hakkında hiçbir suçlamada bulunulmaksızın ve muhakeme edilmeden cezaevinde tutulması, bizleri derin bir üzüntü içinde bırakmaktadır. Yoldaşımızın bir an önce serbest bırakılması için gerekli girişimlerde bulunarak, özgürlüğüne kavuşmasına, ailesine, dostlarına, yoldaşlarına kavuşarak, her zaman yanında olmak istediği halkının arasına dönmesine yardımcı olacağınıza inanmak istiyoruz.

Saygılarımızla,

English

Open Letter to the Armenian President Serj Sarkisian

Dear Mr. President,
We are informed that our comrade Sarkis Hatspanian, that heroic son of Armenian people, is being detained as a political prisoner in a jail in Yerevan since November 2008, due to his political position during the presidential elections.
As you must well know, Armenian revolutionaries have supported the international revolutionary movement from the outset and there are many who have fallen in the struggle. Isdephan (Etienne) Vosgan who has joined the French Revolution of 1789; Paramaz (Matdeos Sarkisian) who cried “Long Live Socialism!” while mounting to the gallows with other Armenian socialist comrades on 1915; Shadarevian (Lebanon), Boğosyan (Bulgaria), Armenak Bakırcıyan (Orhan Bakır – Turkey), who died while supporting revolutionary movements in the countries they live in, after surviving in the genocide of 1915, are among some of these.
Moreover, Armenian revolutionaries did not hesitate to participate to the revolutionary brigades during the Civil War in Spain (1936), and have lost Ashot Artiesian during a heroic battle against the phalanges. And last, but not least, the beloved name of the legendary Commandante Charles, Manouchian, executed by the Nazis during the Resistance, must be mentioned.
Sarkis Hatspanian, one of the last of this revolutionary tradition, born in Alexandrette was raised within the revolutionary movement in Turkey, persecuted, detained and tortured by the military regime of 1980’s. On a voluntary self-exile to France, he trained himself and became a prominent artist. Nevertheless, this heroic son of the Armenian people, did not hesitate to turn his back to the comfortable life offered to him in France, to join the struggle to found Armenia. As you may well know, he did not withold any sacrifice in this effort.
It grieves us much, that our comrade Sarkis Hatspanian is being held in prison since more than one year without being oficially charged and tried. We sincerely wish to believe that you will not abstain any necessary initiative to grant his release and to provide for his return to his family, friends, comrades and his beloved people.
With due respects,

Français

Lettre ouverte au Président arménien Serge Sarkissian

Monsieur le Président,

Nous avons appris avec tristesse que le courageux fils du peuple arménien, notre camarade Sarkis Hatspanian, est prisonnier politique à Erevan depuis Novembre 2008 du fait de son attitude politique durant les élections présidentielles.
Comme vous le savez déjà, des révolutionnaires arméniens ont, depuis les origines, soutenu le mouvement révolutionnaire international ; beaucoup d'entre eux en sont morts.
İstepan (Etienne) Vosgan impliqué dans la Révolution française de 1789 ; Paramaz (Matdeos Sarkisyan) qui criait « Vive le Socialisme! » tout en allant à la potence avec un autre camarade socialiste arménien en juin 1915 ; parmi eux figurent Chadarevian (Liban), Bogosyan (Bulgarie), Armenak Bakırcıyan (Orhan Bakir - Turquie), décédés en soutenant les mouvements révolutionnaires dans les pays où ils vivaient, après avoir survécu au génocide de 1915.
De plus, les Arméniens ont pris part aux brigades révolutionnaires dans la guerre civile espagnole en 1936, Achot Artiesyan est mort en combattant contre les phalangistes. Enfin, il faut mentionner le légendaire Manouchian (Commandant Charles), à l’avant-garde du combat contre les nazis dans les années 1940, qui a été fusillé.
Issu de la dernière génération de cette tradition révolutionnaire, Sarkis Hatspanian, qui est né à Alexandrette a grandi au sein de ce mouvement révolutionnaire turc, et a subi des poursuites après la junte de 1980. Il a été détenu et torturé dans les geôles du 12 Septembre.
Suite à cela, il s’est fait un nom dans les Arts en France, où il avait fui et vivait comme réfugié. Ce courageux fils arménien est parti pour soutenir son peuple afin de tenir un rôle dans la construction de l'Arménie, en laissant ses conditions de vie en France. Comme vous le savez, il n'a jamais évité le sacrifice de sa personne.
Nous sommes vraiment désolés que notre camarade Sarkis Hatspanian soit maintenu en prison depuis plus d'un an, bien qu’il n'y ait aucun acte d'accusation ni de jugement. Nous voulons être persuadés que vous ferez de votre mieux pour prendre les mesures nécessaires afin de libérer notre camarade et l'aider à retrouver la liberté, rencontrer sa famille, ses amis, ses camarades et retourner auprès de son peuple, avec lequel il veut vivre.

Respectueusement,



İsmail Beşikçi
Fikret Başkaya
Sait Çetinoğlu
Temel Demirer
Sibel Özbudun
Mahmut Konuk
Mihail Vasiliadis
Ragıp Zarakolu
Attila Tuygan
Erdal Doğan
Emrah Cilasun
Hanna Beth-Sawoce Sweden
Gün Zileli
Güngör Şenkal
Mustafa Kahya
Oktay Etiman
Orhan Miroğlu
Ruşen Sümbüloğlu
Hüseyin Gevher
Ayşen Hadimioğlu
Ali Çetin
Kemal Kutan
Ayhan Altay
Adnan Caymaz
Fatima Akalın
Recep Maraşlı
Raço Donef- Sydney
Yalçın Ergündoğan
Can İkizler -Boston USA
Hüseyin Güngör
Hulusi Zeybel
Mehmet Ufuk Peker
Denis Dion - Dreisbusch
Ceyhan Suvari
Ahmet Önal
İsmail Aydın
Ohannis Conkar
Ayhan Çınar
Murad Mıhçı
Misak Haroian
Hamdi Öztürk
Isabelle Marilier - Union activist - Marseille - France
Zeynep Tozduman
Lerna Ekmekçioğlu
Neda Bebiroğlu
Dr. Tessa Hofmann, Berlin Scholar of Armenian Studies and HR Defender
Vahan Altıparmak
Melissa Bilal
Kamer Konca
Selina Ozuzun