25 Temmuz 2011 Pazartesi

Dayanışma Çağrısı

YURTSEVERLER SINIRDIŞI EDİLEMEZ !

21 yıldan beri yerleşik olarak yaşadığı anavatanında, 20.şubat.2008 sonrası Yerevan’daki evi, ailesi ve çocuklarından mahrumiyete mecbur edilen, KGB uydurması asılsız suçlamalarla yargılanarak hapsedilen, 9.haziran.2011’de Vardaşen Cezaevi’nden Ermenistan’ın son politik tutuklusu olarak serbest bırakılan Fransa vatandaşı Sarkis HATSPANIAN’ın özgürlüğüne kavuştuktan sonra anavatanında oturum hakkı edinmek için ilgili mercilere yaptığı başvuru, herşeye kadir “KGB’nin onayından geçmediği” gerekçesiyle Polislik Pasaport ve Vizeler Müdürlüğü tarafından 19.temmuz.2011 tarihli keyfi bir kararla reddedilmiştir.
Buna istinaden, kanlı 1.mart.2008 sonrası uzun zaman devlet güvenlik güçlerince arandığı dönemde zamanın cumhurbaşkanı Robert Koçaryan’ın imzalamış olduğu özel bir emirle hakkında SINIRDIŞI kararı bulunan Sarkis HATSPANIAN’ın en geç 5 gün içerisinde Ermenistan’ı terketmesi gerekmektedir.
Uluslararası hukuk gereği “Rüştünü ispat etme yaşından küçük çocuğu olan bir şahsın ülkeden sınırdışı edilemeyeceği” Ermenistan tarafından da imzalanmış bulunan anlaşmalarla kabul edildiği halde, günümüz iktidarının yüzlerce keyfi ve kanunsuz eylemlerde bulunmuş olması gözönünde olduğundan, böylesi bir tehlikenin var olmasından kaygı duyan ana muhalefet hareketi Ermeni Ulusal Kongresi sözcüsü konuya ilişkin açıklamada bulunarak daha önce de yapılmış olan beyanlarına sadık kalınarak, “hukuki ve politik tüm araçlara başvurarak, Ermeni halkının yurtsever evladı Sarkis HATSPANIAN’ın anavatanında yaşama hakkını sonuna dek savunacağını” bildirmiştir.
KGB-Polis ortaklığı sonucu doğan bu keyfi red kararına itiraz etmek amacıyla önümüzdeki günlerde mahkemeye başvurma hazırlığında bulunan E.U.K. Hukuki Destek Komitesi tüm gelişmeler hakkında kamuoyunu bilahare bilgilendirecektir.
2008 şubatında yapılan hileli cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası oluşan halk hareketinin en aktif üyelerinden biri olan Fransa vatandaşı Sarkis HATSPANIAN’ın mağdur halkının safında yer alışını bir türlü hazmedemediğinden, ona karşı görülmedik ilkellikte bir kin besleyip, insanlıkdışı intikam eylemlerini sürdürmekten hiç geri durmamış olan iktidarın, bu yeni oyununa karşı durup HAYIR demek ve YURTSEVERLER SINIRDIŞI EDİLEMEZ düşüncesini hayata geçirmek için mücadele etmeye hazır her insanı, hangi politik görüşe sahip olursa olsun her Ermeni insanının kendi anavatanında yaşama hakkını savunmaya çağırıyor, desteklerini bekliyoruz.

“YURTSEVERLER SINIRDIŞI EDİLEMEZ” Girişimi
Yerevan, 25.temmuz.2011

Girişimle iletişim adresi: solidaritysarkishatspanian@gmail.com

10 Temmuz 2011 Pazar

Abdullah Demirbaş ölüm tehlikesiyle karşı karşıya

Destek için İmza Formu İmza Listesi

Abdullah Demirbaş Diyarbakır Sur Belediye Başkanlığı’na 2004 yılında seçildikten sonra “tek tekçi” ve de sahte kurgularının boyaları sapır sapır dökülen bir Türkiye manzarasının yerine başka bir halin normal olduğunu anlattı bize. Çok dilliliği kimsenin engelleyemediği Türkiye’de 2007’de “çok dilli belediyeciliği” uygulamaya koydu.

Tek dilliler, “Tek dilden başka dil anlamam”, “Bizim başka tecrübeye ihtiyacımız yok” diyen zihniyet zabıtaları bu karar üzerine onu hemen görevden alındı. Bu arada “tek dilliliği” marifet gibi görenlerin çabalarına rağmen, hayatları “çok dilli” geçen insanlar onu 2009 yerel seçimlerinde yüzde 65 ile tekrar Sur Belediye Başkanlığına getirdi. Zihniyet zabıtası olması beklenen kertelerdeki “imalat hataları” olarak değerlendirilebilecek olan başka yargı organları ise onu beraat ettirdiler.

Ve KCK ile bağlantısı olduğu iddiasıyla Demirbaş da tutuklandı; dört ay boyunca içerde kaldı. Sonunda sağlık nedenleriyle tahliye edilmesine karar verildi.

Abdullah Demirbaş Sürekli olarak kan pıhtılaşması riski altında yaşayan, mesela son olarak, polislerin tasarruf etmeyi asla dert etmedikleri gaz bombalarına maruz kaldığı zaman, girdiği öksürük nöbetinin şiddetiyle neredeyse bütün vücuduna kan oturmasına neden olan tehlikeli bir hastalığa sahip. Ne zaman geleceği belli olmayan, herhangi bir küçük risk karşısında her an ölüm tehlikesi altında yaşayan bir insan Demirbaş...

Ve Abdullah Demirbaş’a bu hastalığıyla ilgili olarak gereken testleri yaptırabilmesi için yurtdışına çıkış izni verilmiyor...

Bu memlekette, birilerinin kafasındaki vatan fikrine göre “tehlikeli” ve “güvenilmez” olarak kabul edilen başka birçoklarının başına gelenler Demirbaş için de gündemde.

Bir zamanlar Ruhi Su için olduğu gibi... Ruhi Su’yu ve nicelerini bırakmadılar tedavisi için yurtdışına... Ve Ruhi Su ve niceleri , o “vatan” topraklarında hayatını kaybetti.

Abdullah Demirbaş’ın yurt dışı çıkış yasağına son verilerek, yaşam hakkına saygı gösterilmesine ve tedavisine izin verilmesini talep ediyoruz

Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi

İsmail Beşikçi
Fikret Başkaya
Sibel Özbudun
Sait Çetinoğlu
Temel Demirer
Recep Maraşlı
Sevan Nişanyan
Mahmut Konuk
Fatime Akalın
Şanar Yurdatapan
Ragıp Zarakolu
Attila Tuygan
Sabri Atman
Hanna Beth-Sawoce
İnciTuğsavul
Doğan Özgüden
Oktay Etiman
Kadir Cangızbay
Murat Kuseyri
Mihail Vasiliadis
Baskın Oran
Fikret Adanır
Halil Berktay
Zeynep Tanbay
Hüseyin Gevher
Erdal Doğan
Ramazan Gezgin
Mustafa Kahya
Necmettin Salaz
Mehmet Özer
Yalçın Ergündoğan
Ahmet Önal
Cemil Gündoğan
Muzaffer Erdoğdu
Hüseyin Taka
Adil Okay
Günseli Kaya
Ayşe Batumlu
Ümit Kaya
Gülten Madenli
Deniz Zarakolu
Atilla Kaya
Necati Abay
Erol Özkoray
Nuran Maraşlı
Haydar Işık
Tayfun İşçi
Günay Aslan
Ergin Erkiner
Nuri Aslan
Serdar Koçman
Pınar Ömeroğlu
Ayşe Hür
Yavuz Önen
Erdal Boyoğlu
Necmiye Alpay
Şaban İba
Yücel Demirer
Ferhat Kentel
Naci Kutlay
Vahap Coşkun
Selahattin Esmer
Nejat Kangal
Yusuf Çetin
Şehmuz Diken
Nalan Temeltaş
Fikri Kutlay
Mesut Saganda
Sertaç Bucak

...

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Apoyevmatini Gazetesine Can Suyu

1925 yılından beri yayın hayatına devam eden Türkiyeli Rum vatandaşların sesi olan Rumca Apoyevmatini Gazetesinin mali zorluklardan dolayı kapanarak Türkiye’deki Rum vatandaşlarımızın sesinin susturulmasına izin vermeyelim!
Milliyetçi ve ırkçı politikaların gereği olarak Türkiye’deki Rum vatandaşlarımızın nüfusun düşülmesine paralel olarak gazetenin tirajının 600’e düşmesi nedeniyle Basın İlan Kurumu’ndan da ilan alamaması mali krizini daha da derinleştirerek kapanma noktasına gelmiştir.
Gazeteye abone olarak tirajını yükseltebileceğimiz gibi, Basın İlan Kurumu’nun koord@bik.gov.tr mail adresine yazarak gazeteye ilan verilmesini isteyip Türkiyeli Rumların sesine can suyu verelim, Apoyevmatini Gazetesinin susturulmasına izin vermeyelim!

(Apoyevmatini gazetesinin abonelik bedeli, 3 aylık 25 TL, 6 aylık 50 TL, 1 senelik 100 TL’dir, gazete veznesine ya da verilecek banka hesabına yatırılabilir.Ayrıntılı bilgi ve iletişim için: apo.istanbul@gmail.com , (0 212) 225 59 57, (0212) 293 20 35)

Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi



Basın ilan Kurumu Genel Müdürlüğüne
1925 yılından beri Türkiyeli Rum vatandaşlarımızın sesi olan Apoyevmatini Gazetesi mali zorluklardan dolayı kapanma noktasına gelmiştir. Bu zorlukların en önemli nedenlerden biride kurumunuzun tirajı 600’e düştüğünden dolayı kurumunuzca ilan verilmemesi olmuştur.
Kurumunuzun bu kararının gözden geçirilerek, asırlık çınarı Apoyevmatini Gazetesinin kapanmasına neden olmayacağınızı ve Türkiyeli Rum vatandaşlarımızın sesinin susturulmasına kurum olarak alet olmayacağınıza inanıyoruz

17 Haziran 2011 Cuma

BASKIN ORAN’IN YAŞAM HAKKINA SAYGI!

Destek için İmza Formu İmza Listesi

Sayın Baskın Oran, yıllardır haksızlıkları teşhir ederek, haksızlığa uğrayanların safında durmaktadır. Birçok riski göze alarak, gönüllü tercihlerini hak ve adaletten yana yapan, sayıları pekte o kadar fazla olmayan diğer aydınlar gibi O da, birçok badirelere katlamak zorunda kalmıştır. Sayın Oran, önemli bazı noktalarda farklı düşünse bile, hakları en ağır bicimde çiğnenen soykırım mağduru ve soykırımın hedefi durumunda olan halklarla da dayanışma içinde olduğu için, sivil ve resmi ırkçı mihraklar, kendisinden nefret etmektedirler. Sayın Oran’ın, 12.6.2011 tarihli Radikal gazetesinde yayınlanan “Devlet korkuyor mu, kolluyor mu?” başlıklı yazısı, kendisine karşı saldırının hem skandal, hem de tehlike boyutlarını bütün çıplaklığı ile ortaya koyması bakımından, bir ihbarname niteliği taşımaktadır.
(Bakınız: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1052587&Date=14.06.2011&CategoryID=42)

Sırtlarını devlet iktidarına dayamış, kendinden “emin” katil, adayları, Baskın Oran’ı insan kabul etmiyorlar; en seviyesiz küfür ve hakaretlerle aşağılamaya çalışıyorlar. Onu, ölümle tehdit ediyorlar. Bir başka ifadeyle onu “Ermenileştiriyorlar”; ona, soykırımın dilini konuşuyorlar.

Buna karşılık Türk adaleti, göz göre göre üç maymunları oynuyor. Göstermelik takip ve duruşmalarla, bitmek tükenmek bilmeyen bürokratik sürüncemelerle mağdurla alay ediyor; kamuoyunu oyalamaya çalışıyor. En hafif deyimle katil adaylarını cezasız bırakıyor. Sayın Oran’ı adaletin dışına itmekle katillerin hedefi haline getiriyor.

Bu tutum, adalet adına bir yüzkarasıdır. Bu tutum, sadece bir yüzkarası değil, aynı zamanda çok tehlikeli bir skandaldır. Bu duruma derhal müdahale edilmemesi halinde, devletin başındaki yetkili şahsiyetleri (Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Adalet Bakanı ya da İçişleri Bakanı ve onların denetimindeki emniyet teşkilatları), Sayın Oran’ın başına gelebilecek her türlü belanın suç ortakları konumuna düşeceklerdir.

Hrant Dink’in, nasıl adaletin dışına itildiği, nasıl yalnızlaştırılmaya çalışıldığı, nasıl katillerin hedefine konduğu ve sonuçta katledildiği, tüm ayrıntıları ile hafızalarımızdadır. Adalet adına hangi yüz kızartıcı skandalların yaşandığı ve halen yaşanmaya devam edildiği de dünya kamuoyunun gözleri önündedir.

Artık yeter! Böylesi caniyane kalkışmaları ne yüreğimizin, ne de sabrımızın kaldırabilecek hali kalmamıştır.

Baskın Oran’ın yaşam hakkına saygı!
Baskın Oran için can güvenliği!
SOYKIRIM KARŞITLARI DERNEĞİ
ANKARA DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK GİRİŞİMİ
ULUSLARARASI BARAN TURSUN VAKFI
YENİSENTEZ
Ali Ertem
Recep Maraşlı
İsmail Beşikçi
Fikret Başkaya
Sibel Özbudun
Temel Demirer
Sait Çetinoğlu
Sungur Savran
Ragıp Zarakolu
Şanar Yurdatapan
Mahmut Konuk
Ayşe Hür
Nihat Saltaş
Attila Tuygan
Tayfun İşçi
Hüseyin Gevher
Ramazan Gezgin
Metin Uzunöz
Fatima Akalın
Mehmet Özer
Necati Abay
Şaban İba
Jale Mildanoğlu
Zakarya Mildanoğlu
Göksel N. Demirer
Erol Özkoray
Güngör Şenkal
Cüneyt Türksen
Muzaffer Erdoğdu
Ahmet Önal
Erdal Doğan
Gencay Gürsoy
Necmettin Salaz
Nesrin Aslan
Oktay Etiman
Zeynep Tozduman
Mesut Saganda
Faik Bulut
Doğan Özgüden
İnci Tuğsavul
Kadir Cangızbay
Abdullah Demirbaş
Raço Donef
Sevan Nişanyan
Zeynep Tanbay
Murat Kuseyri
Adil Okay
Akşin Somel
Hüsnü Öndül
Oktay Özel
Fikret Adanır
Orhan Miroğlu
Halil Berktay
Feray Salman
Faruk Alpkaya
Mehmet Salmanoğlu
Hüseyin Aykol
Faiz Cebiroğlu
İzzettin Önder
Korkut Boratav
Cem Somel
Eliz Keşiş
Naci Kutlay
Hüseyin Habib Taşkın
Babür Pınar
Deniz Faruk Zeren
Necmiye Alpay

...
Devamı imza listesinde

15 Mayıs 2011 Pazar

Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu sözcüsü Necati Abay'a 18 Yıl 9 Ay Hapis

Destek için İmza Formu İmza Listesi

Kanıt yok ama kanaat var!
Atılım gazetesi yazarı, Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu sözcüsü Necati Abay, Marksist-Leninist Komünist Partisi (MLKP) davası çerçevesinde İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkemenin gerekçeli kararında Abay’ın MLKP yapısı içinde hücreevlerinin koordinasyonundan sorumlu olduğu ileri sürülüyor.
Ancak, Necati Abay’a bu cezanın Atılım gazetesindeki yazarlık faaliyeti, Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu sözcüsü olarak sekiz yıldır yürüttüğü etkili çalışma ve bir aydın olarak çeşitli imza kampanyalarında oynadığı merkezi rol dolayısıyla verildiği açıktır. Birincisi, kararın gerekçesinde tam tamına şöyle denmektedir: “sanığın yasadışı MLKP örgütünün emir ve kumandaya haiz üyesi olduğu konusunda tam bir kanaat oluşmuş ise de; dosya kapsamında işlenen eylemlerle doğrudan bağlantısı ve iştiraki tespit edilemediği anlaşıldığından...” Görüldüğü gibi, mahkeme, Necati Abay’ın örgütle “doğrudan bağlantısı ve iştiraki” olduğunu tespit edememiştir. Sadece bu yönde bir “kanaat oluşmuş”tur. Yani ceza kanıt olmaksızın, kanaat temelinde verilmiştir.
İkincisi, Abay’ın yargılanması için gösterilen tek delil, bir zanlının avukatının bulunmadığı bir süreçte verdiği ifadedir. Zanlı daha sonra mahkemede ifadesinin işkence altında alındığını, ama ayrıca Necati Abay’ı tanımadığı için onun hakkında zaten hiçbir şey söylememiş olduğunu açıklamıştır. Yani ifadede Necati Abay aleyhinde yer alan dört satırlık pasaj polisin fabrikasyonudur. Polis, bu ifadeyi Nisan 2003’te mahkemeye sunmadan iki ay önce, Şubat 2003’te Necati Abay’ı Atılım gazetesindeki çalışmaları dolayısıyla gözaltına aldığında şöyle tehdit etmiştir: “Bombalama eylemlerinin haberini yaparsanız başınız beladan kurtulmaz. Böylesi haberler devam ederse Necati Abay, seni her an tutuklatabiliriz. Ne zaman tutuklatacağımıza biz karar vereceğiz.” Buradaki mantık çıplaktır: Abay, Atılım gazetesinin yayın politikası dolayısıyla polis tarafından otosansüre zorlanmaktadır. Bunu reddettiği içindir ki hakkında bir komplo kurulmuştur. Yani Abay’a ceza, gazeteciliğine cezadır.
Üçüncüsü, Atılım gazetesi yazarlığından bir aydın olarak çeşitli kitlesel kampanyalara kadar herkesin gözü önünde faaliyet gösteren bir yazarın “hücreevleri koordinasyonundan sorumlu” olarak görev yapması, her türlü gerçekçi değerlendirmeye aykırıdır. Abay, polis fezlekesi temelinde cezalandırılamaya çalışılmaktadır.
Düzene veya hükümete muhalif gazetecilerin mesleki çabalarının, bu insanların başka tür faaliyetlerle ilişkilendirilmesi temelinde cezalandırılması giderek yaygın biçimde kullanılan bir yöntem haline gelmiştir. Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın maruz bırakıldığı baskılar bütün kamuoyunun gözleri önünde cereyan etmiştir. Ama daha da vahimi, bu kadar göz önünde yaşanmayan vakalardır. Necati Abay davası, başka tür suçların cezalandırılması bahanesi altında gazetecinin düşünce özgürlüğünün ayaklar altına alınmasının tipik bir örneği olarak belirmektedir. Mahkeme, Abay’ın itham edildiği fiile ilişkin delil bulunamadığını kendi gerekçesinde itiraf ettiğine göre ulaşılacak tek mantıklı sonuç, Abay’ın bir gazeteci olarak faaliyetleri dolayısıyla cezalandırıldığıdır.
Son dönemde başka gazetecilere verilen muazzam cezalar, durumun vahim bir noktaya doğru ilerlediğini gösteriyor: Azadiya Welat gazetesinin sahibi Vedat Kurşun’a 166 yıl, aynı gazetenin diğer sahibi Emine Demir’e 138 yıl, Atılım gazetesi eski sahibi Hatice Duman’a müebbet hapis cezası verilmiştir.
Biz aşağıda imzası olanlar, gazetecilere yönelen bu baskının bir örneği olarak Necati Abay’ın hukuk dışı yöntemlerle 18 yıl 9 ay hapse mahkûm edilmesini vahim bir gelişme olarak görüyor, gazetecilere özgürlük tanınmasının halkın haber alma özgürlüğünün sağlanması anlamına geldiğini vurguluyoruz.


Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi



Solidarity with journalist Necati Abay

18 years and 9 months prison sentence for Necati Abay, Spokesperson of Solidarity Platform of the Imprisoned Journalists,

No evidence but conviction!


Necati Abay, author of Atilim newspaper and spokesperson of Solidarity Platform of the Imprisoned Journalists was sentenced to prison for 18 years and 9 months in relation with the case of Marxist Leninist Communist Party (MLKP) by Istanbul 12th Assize Court. It has been alleged in reasoned decision of the court that Mr. Abay is responsible for the coordination of cell houses in the structure of MLKP.
However, it is clear that this sentence has been given to Necati Abay for authorship activity in Atılım newspaper and his effective struggle in Solidarity Platform for Imprisoned Journalists as a spokesperson for 8 years and central role that he played in signature campaigns as an intellectual.
First, in justification of the decision it is exactly stated that: “even if a complete conviction occurred that the accused is the member of illegal MLKP organization, it has been understood that his direct connection and participation in activities committed under the case could not be determined..." As it can be seen, the court could not determine "the direct connection and participation" of Necati Abay with the organization. There is just a “conviction” on this way. That is to say, the sentence was given without evidence but conviction.
Second, only evidence which is provided for judgement of Abay, is the statement given by an accused during the absence of his lawyer. The accused has declared in the court later that he gave his statement under torture and he did not say anything about Necati Abay because he did not know him. The four line passage in new statement against Necati Abay is the fabrication of the police The police threatened Necati Abay when it arrested him because of his works in Atılım newspaper in February 2003 two months before it submits the abovementioned statement to the court on April 2003 as: “If you report bombing activities, you always be in trouble. If such news continues, Necati Abay, we can make you imprisoned any time. We shall decide when we make you imprisoned.” The logic here is clear: Abay is forced to self-censor by the police because of the broadcasting policy of Atilim newspaper. Since he rejected this, a conspiracy was organized for him. That is to say the sentence for Abay is sentence for the journalism.
Third, it very unrealistic that an author who acts in the glare of publicity from authorship of Atilim newspaper to many massive campaigns as an intellectual, works as “responsible for the coordination of cell houses". Abay has been tried to sentence in the basis of police record. Punishing professional efforts of journalists who are opponent to the system and government by linking these efforts with another type of activities have increasingly become widen used method. Pressures on Nedim Şener and Ahmet Şık happened in front of the public.
However, the more serious is the cases which are not in front of the public. The case of Necati Abay appears a typical example of disregarding freedom of expression of the journalist under the excuse of punishing other kind of offenses. As the court confessed that there is no evidence for the act that Abay was accused in its own justification, the only logical result is that Abay has been sentenced because of his activities as journalist.
Enormous punishments given to other journalists in recent period display that the situation moves toward a very serious point. Vedat Kurşun, owner of Azadiya Welat, was sentenced for 166 years, and Emine Demir, other owner of the newspaper, for 138 years, and Hatice Duman, former owner of Atılım newspaper, for life. We, undersigned, considers as a very serious event that the conviction of Necati Abay for 18 years and 9 months with unlawful methods as an example of the pressure on journalists and highlight that recognizing freedom to journalists means providing freedom of information.

Ankara Freedom for Expression Initiative


Långt straff för Fängslade journalisters solidaritetsplattforms talesperson Necati Abay
Tidningen Atılım-journalisten och Fängslade journalisters solidaritetsplattforms talesperson Necati Abay har inom ramen för MLKP-rättegångarna (Marksist-Leninist Komünist Partisi) fått ett fängelsestraff på 18 år och nio månader av en brottsmålsdomstol i Istanbul. Anklagelserna rör en påstådd koordinering av hemliga tillhåll för MLKP, något Abay ska ha ansvarat för. Emellertid är det uppenbart att Necati Abay har tilldömts straffet för sin journalistik vid tidningen Atılım, sitt effektiva arbete vid de Fängslade journalisternas solidaritetsplattform och sin centrala roll vid exempelvis namnunderskriftskampanjer i egenskap av en intellektuell.

För det första, motiveringen till straffet lyder enligt följande: ”trots att den svarandes ställning och kontroll i den illegala organisationen MLKP står utom tvivel så har direkta kopplingar till de angivna aktionerna inte kunnat styrkas…”. Som vi ser har domstolen inte kunnat klarlägga att Necati Abay har ” direkta kopplingar till de angivna aktionerna”. Det har bara förts fram en uppfattning om saken. Så utan att det har kunnat styrkas har uppfattningen presenterats som ett bevis, dock helt utan grund.

För det andra, det enda bevis som har lagts fram i åtalet är från när en misstänkt har talat i ett förhör utan att advokaten varit närvarande. Senare angav den misstänkte att han gav vittnesmålet under tortyr, men även att han inte har sagt något om Necati Abay då han inte känner honom. Med andra ord, de få passager i vittnesmålet som rör Necati Abay är polisens egna fabrikationer. Två månader före det att vittnesmålet ägde rum i april 2003 hotades Abay av polisen för sitt arbete med tidningen Atılım med följande ord: ”Om ni gör nyheter av bombdåd kommer ni att hamna i trubbel. Vi kan gripa dig närsomhelst om du inte slutar att skriva sådana här nyheter, Abay. Vi bestämmer när du blir gripen”. Logiken är glasklar: polisen försökte att driva Abay till självcensur på grund av tidningen Atılıms hållning. Då han har vägrat att bedriva denna självcensur har en komplott genomförts. Således straffas Necati Abay för sin journalistik.

För det tredje, som välkänd intellektuell i egenskap av journalist vid Atılım har Abay deltagit i flertalet olika folkliga kampanjer som har varit öppna för allmänheten. Att han skulle ha varit ”ansvarig för koordineringen av hemliga tillhåll” är därför bortom allt förnuft. Syftet är att straffa och misstänkliggöra Abay redan i polisens förundersökning. Att medvetet sammankoppla oppositionella journalister med brottsliga aktiviteter utanför yrket har blivit ett välanvänt sätt att försöka att tysta kritiska röster. Nedim Şeners och Ahmet Şıks situation har exponerats i medier inför ögonen på allmänheten. Värre är det med de fall som inte uppmärksammas. Necati Abay-rättegångarna är ett typexempel på när journalisters åsiktsfrihet kränks med ursäkten att de har begått andra påstådda brott. Domstolens egen motivering klargör att bevis för att anklagelserna stämmer inte återfinns. Den enda logiska slutsatsen är därför att han straffas för sina aktiviteter som journalist.

Den senaste tidens hårda straff visar hur desperat situationen är: tidningen Azadiya Welats ägare tilldömdes 166 års fängelse, den andre ägaren vid samma tidning fick 138 år, medan tidningen Atılıms före detta ägare Hatice Duman har getts en livstidsfängelsedom.
Vi som har undertecknat detta poängterar att förtrycket mot journalister, som illustreras av exemplet med Necati Abays orättvisa dom på 18 år och nio månader, pekar på en desperat situation där journalisters frihet och folkets rätt till fri information åsidosätts.

Ankara-initiativet för åsiktsfrihet

Översättning från turkiska Ekim Caglar

Sungur Savran
İsmail Beşikçi
Fikret Başkaya
Sibel Özbudun
Recep Maraşlı
Temel Demirer
Cemil Gündoğan
Şanar Yurdatapan
Hanna Beth-Sawoce
Sabri Atman
Sarkis Hatspanian
Fatime Akalın
Mahmut Konuk
Ragıp Zarakolu
Attila Tuygan
Şiar Rişvanoğlu
Yücel Demirer
Hüsnü Öndül
Sait Çetinoğlu
Ahmet Önal
Haluk Gerger
Sami Evren
Doğan Tarkan
Cengiz Algan
Yalçın Ergündoğan
İnci Tuğsavul
Doğan Özgüden
Adil Okay
Memik Horuz
Murad Akıncılar
Ali Ülger
Tayfun İşçi
Mehmet Özer
Hüseyin Gevher
Metin Uzunöz
Ramazan Gezgin
Murat Kuseyri
Emrah Cilasun
Aydın Doğan
Necmettin Salaz
Zeynep Tozduman
Aydın Çubukçu
Ali Kılıç



24 Nisan 2011 Pazar

ERMENİLER İÇİN HERGÜN 24 NİSAN !





1980'lerin yarılandığı yıllarda İsveç'te yayımlanan Garo Sasuni'nin "Kürt Ulusal Hareketleri, 15. yy'dan günümüze Kürt-Ermeni ilişkileri" kitabını Türkçeye çeviren değerli büyüğüm sayın Bedros Zartaryan'a yaptığım bir ziyaretin hemen akabinde Berlin'de "Haus der Kulturen der Welt" kurumunda organize edilen kültürler arası konfliktüel ilişkilerin konu edildiği 2 günlük bir sempozyuma katılmıştım. Türk, Kürt, Zaza, Çerkes, Arap, Yahudi, Almanlarla dolu konferans salonunda az sayıda Ermeni katılımcılar da bulunmaktaydı.
Konuşmacılardan birinin ERMENİ SOYKIRIMI tanımlaması üzerine çok kısa ama değerli bir sunuda bulunması ertesinde tartışmalara ayrılan bölümde o gün söylediklerimle, bugünkü düşüncelerim siyah-beyaz misali birbirinden farklı olduğundan, o zaman mutlaka üzerinde durulması gerektiğini belirttiğim konu hakkında söylemek istediklerimin esasen ve "ilk elden" muhatabı olan Türk ve Kürt aydınlar, daha doğrusu J.P.Sartre'ın deyimiyle "çağından sorumlu olan entellektüeller' tarafından bilinmesi ve anlaşılmasını istiyorum.
Çeyrek yüzyıl önce Berlin'de, << ... Ermeni tarihi, Ermeni coğrafyası, Ermeni dili, Ermeni kültürü, Ermeni sanatı, şu-bu, vs. denmesinin çok doğal olduğunu anlıyorum da, herkesin niye bilmem Ermeni Soykırımı olarak tanımlamakta olduğu olguyla ilgili anlayamadıklarım>> hakkında ciddi bir polemik yaptığımı hatırlıyorum.
O tartışmada, "Ermeni soykırımı diye bir adlandırma olur mu yahu ? Tüm insanlık nasıl olur böyle bir tanımlamayı yüzlerce dilde 'Ermeni Soykırımı, the Armenian Genocide, Armenische Genozid, le Génocide Arménien, vb. gibi' aynı şekilde kullanabilir aklım ermiyor" anlamındaki düşüncelerim temelinde, bu olgunun istense bile açıklanabilir olma zorluklarını aşamayacağı türünde eleştirel görüşlerimi bildirmiştim.
Gerçek ve doğru anlamıyla "Ermenistan'da yaşayan Ermeni halkına yapılan soykırım veya Ermenilerin maruz bırakıldığı, uğratıldığı soykırım" içerikli bu olgunun hiçbir hal ve durumda, sanki Ermenilere aitmiş, onların sahip olduğu dil, tarih, coğrafya örneğindeki türden birşeymiş gibi 'Ermeni soykırımı' olarak tanımlanmasının çok yanlış olduğunu savunmuş, konunun değişik açılardan analitik tesbit ve yorumlar ışığında mutlaka çok ciddi olarak incelenmesi gerektiğini vurgulamaya çalışmıştım. "Zaman aşımı olmayan soykırım, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediliyorsa eğer, bunun Ermenilere ait olan bir tanımlamayla anılma ve tanınması aslında abesle iştigaldir ! Ben Ermeniyim, benim bana ait bir dilim, yazım var, bana ait bir coğrafya, tarih, kültür, sanat, mimari, inanç, kıyafet, müzik, gelenek, görenek ve daha buna benzer sıralayabileceğim epeyi şey, hatta tıpta Ermeni hastalığı olarak adlandırılan kapıldığımız genetik bir hastalığım bile var, var olmasına ama, benim bir soykırımım yok, ben bir soykırımına sahip değilim ve olmak da istemiyorum. Eğer uğratılmış olduğumuz soykırımına ille de bir isim vermek gerekiyorsa, ona Türk ya da Kürt soykırımı demek, öyle tanımlamak çok daha doğru olur" diyerek salonda bulunanlardan çoğunu şoke eden düşüncelerimi iletmiştim.
İfade ettiğim gerçekliğin ilk bakışta şok etkisi yaratan çarpıcılığının dahi düşündürücü olduğu hakkındaki gençlik yıllarımın fikirlerini şimdilerde masum bir tebessümle anımsamakla beraber, çoktandır Berlin'deki panel sırasında arzettiğim düşüncede olmayışımı, soykırımın acı etkilerini gözlemlediğim reel hayattan öğrendiğim gerçeklere borçlu olduğumu da itiraf etmek
istiyorum.
Zamanında 'Ermeninin bir soykırımı olamaz, soykırım bize ait değil' derken çok yanılmışım, artık ve neredeyse sadece "soykırım bizim ya da bizim soykırım" demek zorunda kalışımın reddedilmez yüzlerce nedenleri var. Soykırım yüzünden, o zamana kadar benim olan, bana ait olmuş ve bilinmez zamanlardan beri ne zor koşullarda ve her ne pahasına olursa olsun koruyup saklamaya çalıştığımız değerleri kaybettiğimiz, yani onların artık bizim olmadığı bilinmeyen bir sır mı ? Onları hergün yitiriyor ve yok oluşlarının acısını da her gün yüreklerimize gömmek zorunda kalmıyor muyuz ? Ermenilere ait olan dilin, yazının, coğrafyanın, tarihin, kültürün, sanatın, mimarinin, inancın, kıyafet, müzik, gelenek, göreneklerin ve daha buna benzer sıralayabileceğim epeyi değerin artık "nesli tükenen bir uygarlık cinsi-cibiliyetinin" sanki tatlı hatıraları gibi bir şeye dönüşmesinin, yok oluş evrelerinden pek tehlikeli dönemlerinin şahidi olmakla geçmiyor mu her günümüz ?
Her geçen gün, bizim kayıplar hanesine bir kayıp daha eklediğinden bizler her geçen gün biraz daha ölmüyor muyuz ? Bizi soykırıma uğratanlar "on yılda onbeş milyon genç, yaratırız her baştan" marşlarıyla bir yüzyıla yakın zaman zarfında bizlerden gasbedilen zengin topraklarımızda sürekli çoğalır da çoğalırken, biz giderek azalmıyor muyuz ?

Dilimiz yok oluyor, kültürümüz, sanatımız, her şeyimiz, atalarımızın yaratmış olduğu ve hep bizim olmuş, her ama her değeri yitiriyoruz. İnsan bu değerleri olmadan nasıl var olmayı becerebilir ki ? Ermenistan dışında tüm dünyada Ermenice ilköğretim kurumlarında Ermenice anadil eğitimi alan 6 ila 12 yaş arası Ermeni çocukların sayısı, sadece 30 bin ! Yeryüzünde kendini Ermeni olarak tanımlayan10 milyonluk nüfus üzerinden bu oranın hesabını yapmayı denemek bile abes geliyor bana ve bu sayı da her yıl daha da azalıyor, vs. vs. vs...
Öyleki Talat'ların alçak ve hain planı halen tüm yok ediciliğiyle işliyor gördüğünüz gibi ! Kanlı soykırım, beyaz soykırıma dönüşmüş sadece ve bal gibi de yok oluyoruz işte, soyumuz bugün de kırılıyor, bitip tükeniyor. Yani, biz Ermeniler için her gün 24 nisan, çünkü biz her gün ölüme yürüyoruz ! Soykırım olmasaydı eğer, bugün herhalde kendi ülkemizde bir sokak üzerinde ya da en fazla aynı mahallede oturacağımızı düşündüğüm sevdiklerimi, son bir kez göremeden dünyadan göçüp giden babamla, onun göremediğim mezarını, henüz hayatta olan yaşlı anamı, bacılarımı, kardeşimi ve yeğenlerimi, yani en yakın akrabalarımı görebilmek için 3 kıtada 5 ülke ve 18.900 km. yol kat etmeye ihtiyacım olduğunu hesap edecek kadar vaktimin olduğu mahpusane hücremde, böyle bir durumu benim hiç de yükümlenmek zorunda olmadığım bir zorlama yüzünden, yani bizi soykırıma uğratanların bir dayatması olarak gördüğümden de, işlenen suçun onların sorumluluğunda olduğunu düşünmekten kendimi bir türlü alamıyor, bu facianın sorumlularını çok istesem bile affedemiyorum!...
Söz sorumluluğa gelip dayanınca da, bu işin muhataplarına bakışlarımızı çevirip, "bu halimiz ne olacak peki ?" türünden aklımızdan, yüreğimizden hiçbir zaman çıkmayanı yüksek sesle düşünmeyi denemeye kalkınca, "T.C." devletinin satılık sözcülerinin yüzyıllık yalanlarını sürdürmesine paralel olarak, yakın bir dostumun pek hoşuma giden deyimiyle 'dersaadet aydınlarının' da bu inkâr kervanına başka bir metodla katılmalarını görünce, inanın dilim tutuluyor. Onlar, kendilerine uygun gördükleri bu yöntemle, hiç utanıp arlanmadan bize, yani o iğrenç soykırımın mağdurlarının
gözlerinin içine bakıp "toplumlarımız çok cahil, kimsenin Ermenilere yapılan soykırımından haberi yok. Devlet, gerçeği kendi vatandaşlarından bir sır gibi saklamış, yeni nesle doğruların anlatılması, öğretilmesi için uzun yıllar ve ciddi çabalar gerekiyor, zamana ihtiyaç var" türü teraneler anlatıyor, hatta kimileri sanki kendi cehaletlerinin sorumlusu bizmişiz gibi anlamsız çıkışmalara bile yeltenme maneviyatsızlığında bulunuyorlar. Her soydan ve boydan bu herifçioğulları, Ermeni'nin toprağına çömezlenmiş, onun evinde oturuyor, hâlâ bağında-bahçesinde dikilen nimetlerin tadına bakıp, yetiştirdiğini yiyor, kendilerine ait olmayan sayılması dahi imkânsız zenginliklerinden 96 sene, 365 gün, 12 ay, 24 saat boyunca istifade ediyor oldukları halde, bu topraklarda bizim yerlerimizde yaşamakta olan milyonlarca Türk ve Kürdün Ermenilere yapılan soykırımından -her nedense- hiç haberi olmuyor!
Olmaz tabii, olur mu hiç, hem niye olsun ki ? Şairimiz Yeğişe Çarents'in deyimiyle 'Kahpe İstanbul'un' divan edebiyatı sevdalı dersaadet aydınlarından birçoğuna, özellikle de 'düşünmenin taraf olduğu' iddiasında olanlardan kimilerine göre, kendi deyimleriyle "kara cahil toplumlarının olan-bitenlerden haberleri olmuyor, olmayabiliyor" vesselam ! Eee... bu mantıkla tabii olandan haberi olmayanın olanlardan nasıl sorumluluğu olsun ki, şu Ermeniler de acaip insanlar alimallah... "olmayan yerde sorumlu arıyorlar" boşu boşuna, garip değil mi ? ERMENİLER İÇİN HERGÜN 24 NİSAN ! 24 nisan ulusumuzun vicdanına zincir vurulan, entellektüellerimizin ölüme götürülmek üzere tutuklandığı gün olduğundan, o gün yas tutuyoruz. Ancak biz, aynı o gün olduğu gibi şimdi de, hem de hergün ölüme yürüyen bir ulusun evlatları olmamızı sürdürüyoruz... yani bize karşı uygulanmış soykırım
geçmişe ait bir suç değil, o katastrof şimdi de devam ediyor. Eğer söylediğimin aksini iddia eden varsa beri gelsin de ona yaşamamız için ne yapılması gerektiği, daha doğrusu kendilerinin ne yapması konusunda bilgiler ileteyim. 1915'e kadar doğamda hiç olmayan kamburumdan kurtulabilmem için, beni onu taşımaya zorlayanlara ihtiyaç duymam belki de kaderin bir cilvesi ama, bunun kaçınılmaz bir gerçek olduğu da "kendini cahil yerine koymayı denemeyi yeğleyenlerce" anlaşılmalı artık ! Benim yok olmama katılanlarla onların torunlarının aynı Türkler ve Kürtler olduğu ve tarihin onlara şimdi de kurtarıcılarımız olma gibi bir şansı kullanma fırsatı sunduğu bilinmelidir. Ben, yadsınmaz bu gerçeğin toplumsal bilince ulaşmasının becerilmesi sayesinde ancak, Ermenilerin takvim yaprağında ulusal yas günü olarak var olan sayfayı çevirip 25 nisanın ilk ışıklarını insanca karşılama sevincini
layıkıyla yaşayabileceklerine inananlardanım !
Bu ise, Der-Zor kâbusu dışında bir şeyi olmayan Ermenilerin, yapılmayan NÜRNBERG'inin becerilmesi sayesinde, susadığı adalet suyunu doya doya içme gereksiniminin toplumsal bilince ulaştırılmasının sağlanmasıyla başarılabilir. 1915 Soykırımının feci etkileri yok edilmeye çalışılmadan, Ermenilerin hiç kapanmayan yaralarının sarılması için ciddi adımlar atılmadan, Türklerle Kürtlerin ayaklarına takılı kalın, paslı prangalardan daha beter olduğunu sandığım, vicdanlarına oturmuş dayanılmaz ağırlıkta manevi bir yükün varlığı, o halkların ileriye doğru adım atmalarını da imkânsız kılmaktadır.
Bu gerçeği anlayıp da bilenlerin bilmeyenlere anlatması, ben insanım diyebilmenin de kıstası olarak algılanmalıdır artık ! Güney Afrika Cumhuriyeti'nde ırkçı Apartheid rejimine karşı verdiği mücadele nedeniyle 1984 Nobel Barış Ödülüne layık görülen Desmond TUTU siyah ırkdaşlarına yönelik bir konuşmasında, "Beyazlara iyi davranın, insanlıklarını yeniden bulmak için size ihtiyaçları var" der. Bir Ermeni olarak, O büyük hümaniste duyduğum saygı gereği, bize ihtiyacı olan kendi beyazlarımıza onun sözlerini duyurmayı seve seve üstleniyor, kendi payıma düşen vicdani bu görevi bugün yerine getiriyorum.
Sarkis HATSPANIAN

"Vardaşen" mahpusanesi,

24.nisan.2011

6 Nisan 2011 Çarşamba

ACİL EYLEM ÇAĞRISI!

SEYREDEN AĞLAMASIN!
Değerli Siyasiler, Aydınlar, Kültür ve Sanat İnsanları
Sizlerin de bildiği üzere, İran İslam Cumhuriyeti geçen yıl 211 kişiyi ölüm cezasına mahkum etti.
Bu 211 kişiden 59’u için söz konusu ceza kaldırıldı. Ama 132 kişi hâlâ ölüm cezası tehdidi ile karşı karşıya.
İran cezaevlerinde ölümü bekleyen o 132 kişiden biri de ŞERKO MOAREFİ’dir.
ŞERKO MOAREFİ 2008 yılında “Devlet güvenliğine yönelik eylemler” ve “Allah düşmanlığı” yaptığı suçlamalarıyla tutuklanıp, ölüm cezasına mahkum edildi.
MOAREFİ 1 Mayıs günü asılarak öldürülecek.
MOAREFİ, İran devletinin asacağı ilk Kürt değil. Ve son Kürt de olmayacak, eğer bizler bir şeyler yapmazsak.
Siz Kürt siyasetinin, fikir-sanat ve kültür dünyasının saygın isimlerine, bu cinayeti engellemek için harekete geçme çağrısında bulunuyoruz.
Çağrımızın somut olması gerektiğine inandığımız için, şunu öneriyoruz:
Kürt partilerinin, fikir-sanat-kültür kurumlarının ve aydınlarının katılımı ile oluşturulacak bir heyet, ŞERKO MOAREFİ’nin ve diğer mahkumların idam edilecek olmasını, Kuzey Kürdistan halkının kabul etmediğini bildirmek üzere, Türkiye’deki İran Büyükelçiliği’ne gitmelidir.
Elçiliğin, heyetle görüşmeyi kabul edip etmemesinin önemi bulunmuyor kanısındayız. Önerdiğimiz bu girişim öncelikle Kürtleri ve sonra idam cezasına karşı olduklarını söyleyen kesimleri seyirci konumundan çıkartacak bir etkiye sahip olabilir. Buna kuvvetle inanıyoruz.
ŞERKO MOAREFİ’ye ve diğer Kürt çocuklarına yönelik idam tehdidini bertaraf etmeye çalışmak, vicdan sahibi herkesin görevi olmalıdır inancındayız. Ayrıca bu vesile ile, hakkında çokca konuşup, yazdığımız “Ulusal Birlik” için de somut bir adım atılmış olur.
Eğer bugün ŞERKO MOAREFİ için harekete geçmezsek, yarın onun ardından ağıt yakmanın, gözyaşı dökmenin bir anlamı olmayacak.

Destek için imza kampanyası adresi:

http://www.gopetition.com/petition/32085.html